« Önceki | Sonraki »

10/6/2006

Taşındım!

trfik.jpg

trfik.jpg

trfik.jpg

trfik.jpg

trfik.jpg

trfik.jpg

 

 

Evet Taşındım.Yeni adresim : www.gelenek.wordpress.com 

 

Artık yeni yazıları yukarıdaki adrese yazacağım.

 

Kısa bir süredir www.wordpress.com un hizmetini deniyordum.Açıkçası memnun kaldım.Hem tema konusunda hem de yorumlar bölümünde html kodlarının kullanılması konusunda blogcu'da sıkıntı vardı.Bunu halledeceklerini söylemişlerdi ama maalesef yapmadılar.

 

Hepinizi yeni bloguma beklerim.Ayrıca teveccüh edip bana sitelerinde link veren dostlarım arzu ederlerse linklerini yukarıdaki adrese göre güncelleyebilirler.

 

Yeni adreste  görüşmek üzere..

 

(*) Dikkat, "Tek yön" levhası Fethi Bey'in İzlenimlerinden araklanmıştır 

 

Suat Öztürk

7/6/2006

Emre Kongar'ın Şahsında Literatiler

Prof.Dr.Emre KongarÜnlü sosyoloğumuz Emre Kongar' ı oldum olası sevmedim, daha doğrusu sevemedim. Birkaç kitabını aldım, okumaya çalıştım, kendimi zorlayarak -türkçe açısından değil, içerik açısından-  okudum da. Birara NTV'de  Mehmet Barlas'la programlar yapıyordu onları seyretmeye çalıştım, akılalmaz analizlerine dayanamadım, sinirlenip bıraktım. Halen o program devam ediyor mu bilmiyorum.

 

Aydınlanmadan başka  türkü çağırmayı bilmeyen, beş kelimesinden üçü "feodalite", "aydınlanma" ve "laiklik" olan Emre Hoca cumhuriyet tarihimizin zihni iğdiş edilmiş yarı-aydın tipine de iyi bir örnektir. Ahmet Kekeç'in o güzel üslubuyla yaptığı Emre Kongar analizleri meşhurdur. Hem Ahmet Kekeç'ten hem de Yusuk Kaplan'dan alıntılarla Emre Kongar'ın şahsında bu yarı-aydın tipinin fikrî yanlışlıklarını, yüzeyselde olsa şöyle bir değinmek istiyorum.. Ahmet Kekeç'in alıntıladığım yazılarının  bütününe ulaşmak isteyenler ilgili başlıklardan bakabilir. İlk alıntı "Başkasının türbanı Kongar'ın sakalı" başlıklı yazıdan :

 

Emre Kongar, yaşayan en büyük aydınlanmacılarımızdandır. Aydınlanma düşüncesinin anayurdu Fransa'da, "aydınlanma" gibi tuhaf arkaik kavramlarla konuşan bilimadamlarına hangi nazarla bakıldığı bir başka verimli tartışmanın konusu olabilir... Gelgelelim, fırsatını bulduğunda kendine hakim olamayıp cefelkalem "aydınlanma" ve "Türk aydınlanması" (!) konularına dalan, hele güncel/ideolojik görüşleriyle seçkin gönüllerde taht kurmuş Kongar'ın, boş bir zamanında, vaktiyle "bu hanım" diye küçümsediği Tülin Bumin'in aydınlanma felsefesi konusunda yazdığı kitaba (hiç değilse "şöyle bir") göz atmasında yarar görüyorum.

 

Kekeç bu yazısının devamında "maden bulduk, maden" başlığıyla yazdığı yazıda da Emre Hoca için şöyle diyordu :

 

Mesela, tarih ve sosyoloji konusunda (Bkz. Kongar'a göre "Rönesans, aydınlanma, tarım ve endüstri devrimi") neredeyse lise kitaplarının diliyle konuşuyordu; sosyoloji durağan bir alanmış ve son yıllarda hayat (toplumlar) hiç değişmemiş, ortaya hiç yeni kuram atılmamış gibi ezber laflar ediyor, dahası bunu "bilimsel bilgi" sanıyordu; Türkiye Cumhuriyeti bu alanda rüştünü ispat etmemiş gibi hâlâ laiklik ve aydınlanma propagandası yapıyordu; insanlara dönüştürülebilir, ikna edilebilir, "aydınlatılabilir" nesneler gözüyle bakıyordu.

 

Ahmet Kekeç 6 Haziran' daki  yazısında da Kongar'ın son kitabı "Tarihimizle Yüzleşmek" le ilgili düşüncelerini de "Olmamış Hoca" başlığıyla yazmış.

 

Kitabının ismi, "Tarihimizle Yüzleşmek" ama, ne doğru dürüst tarihle yüzleşiyor, ne de tarihin kompleks meseleleriyle ilgili zihin açıcı şeyler söylüyor. Ondan bir Kemal Tahir rikkati (yahut celadeti) beklemek nafile... Yazdıkları, benzetmek gibi olmasın da, tarihin (resmî tarihimizin) adeta teyidi niteliğinde...

Bazı konulara da, nedense (neden acaba?) hiç girmiyor.

Türklerin nasıl Müslüman "yapıldığına" ilişkin kendince mikro ayrıntılar sunuyor, Cumhuriyet'in kuruluşu ve "Türk devrimleri" bahsinde en ince detaya kadar iniyor ama, onsuz Cumhuriyeti ve Türk devrimlerini anlayamayacağımız mevzulara, mesela Mustafa Suphi olayına, "Birinci Meclis-İkinci Meclis" zıtlaşmasına ve dolayısıyla Ali Şükrü Bey cinayetine hiç değinmiyor. Halit Paşa olayı da yok. İstiklal Mahkemeleri bahsi de yok. "61 Devrimi"nin hazırlık çalışmaları hiç yok. Ne anladım şimdi ben!

Kongar, 1930'larda yaşasaydı, yazdıkları (kısmen) yeni ve orijinal sayılabilirdi. Artık yirmi birinci yüzyılı idrak ediyoruz ve resmî söylemin teyidine dayalı şeyler (ideolojik olarak) para etse bile, değer ifade etmiyor.

Hulasa, Kongar tarihimizle yüzleşmiyor; hasbelkader tarihle yüzleşmiş eşhasla (örtük olarak Kemal Tahir'le, İdris Küçükömer'le, Mete Tunçay'la, Murat Belge'yle filan) yüzleşiyor...

Fakat, olmuyor! Olmamış!

 

İşine gelmeyen noktalarda suya sabuna dokunmayan tüm yarı-aydınlar gibi Emre Kongar'dan da, daha farklı bir "yüzleşme"  beklemek nafile bir çaba olurdu zaten.. Yazıyı elbette Emre Kongar'ı yerden yere vurmak için alıntılamadım.Emre Kongar burada tipik bir örnek. Kongar gibi onlarca isim bir çırpıda sayılabilir. Emre Kongar ve benzeri zevatın  temsil ettiği aydınlanmacı, laikçi, demokrat(?)olduğunu söyleyen ama jakoben sömürgeci aydınların zihni arka planını Yusuf Kaplan güzel bir yazısında ortaya dökmüştü. Baş konuk yine Emre Kongar ama yapılan analiz Kongar'ın şahsında tüm yarı-aydınları kapsıyor.Yarım olarak aktarmaya kıyamadığım için tüm yazıyı alıntıladım:

 

Şerif Mardin, Türkiye’de entelektüel yok; yalnızca literati var”, demişti.

“Emre Kongar”, tipik bir laik Türk literati’sidir. Aydın değildir. Entellektüel hiç değildir. Düşünürse, aslâ değildir. Sadece literati, yani okumuş yazmıştır.

 

Literati, “ezbere konuşan”, yani bildiklerini mutlaklaştıran, bilmediklerini ise yoksayan; dolayısıyla aklıyla ve özgür iradesiyle değil, yalnızca hisleriyle (=vaziyeti kurtarma güdü/m/leriyle) hareket eden bir figürdür. Dahası, literati, başkalarını, nasılsalar öylece görebilme, kabul edebilme kabiliyetine de, özgüvenine de sahip değildir. Literati, mesela, Müslüman bir toplumu, Müslümanlığın temel kodlarıyla değil, Marksizm’in anakronikleşmiş kodlarıyla veya Batılı toplumların spesifik koşullarının ürünü olarak üretilen laik sosyal bilimin kavramsal çerçeveleriyle açıklamakta bir sakınca görmez. Böyle yapmakla, “kendi dili”ni değil, Batılıların geliştirdiği dili konuştuğunu, bunun Batılıları Özne, kendisini Nesne konumuna  yerleştirdiğini; bu oryantalist, mutasyona ve metamorfoza uğratıcı dilin, kendisini Batılıların karikatürü yaptığını, kendi kendini sömürgeleştirmeye neden olduğunu ve felç olmuş, zihinsizleştirilmiş bir zihne mahkûm ve mahpus ettiğini göremez.

 

O hâlde, soru/n şu: “Emre Kongar”’ı (dolayısıyla laik Türk literatisini) ciddiye almak gerekir mi?

 “Emre Kongar”ı ciddiye alabilmemiz için, “Emre Kongar”ın, öncelikle kendisini ciddiye alması, onun için de “sömürgeci aydın”ı gibi hareket etmemesi; dolayısıyla Müslüman bir toplumu, Müslümanlığın dışındaki laik ve/veya kaba pozitivist kavramsal şemalarla açıklamaya kalkışmaması gerekir.

Peki, “Emre Kongar”, böyle bir şeyi yapabilir mi? Batılı düşünürlerin, Batı’daki akdeminin insan bilimleri departmanlarının laikliği bütün yönleriyle tartıştıkları,seküler aklın ötesi”, “post-seküler felsefe” gibi arayışlar içine girdikleri bir zaman diliminde, “Emre Kongar”, literati olarak kalmayı sürdürdüğü (yani Müslüman bir topluma, laik bir kimliği dayatmaya kalkıştığı, laikliği tartışılmaz bir ilâhî yasa gibi gördüğü) sürece böyle bir şeyi yapamaz.

Ya ne/yi yapar? Önceki hafta pazartesi günü, üstelik de “Aydınlanma” (!) adını verdiği köşesinde, “Uzlaşalım: Hem Dayak Ye, Hem Sus” başlıklı yazısında yazabildiklerini yazar; başka bir şey yapamaz.

Emre Kongar, sözkonusu yazısında, tam bir literatinin algılama biçimi ve diliyle,  demokratik rejimimizin” AKP iktidarından “gözünün morardığını, dudağının patladığını, sürekli dayak yediğiniiddia ediyor ve  gerçeklerin saptırıldığını, düşünceye ambargo konulduğunu, … eğitime önce sızıldığını, şimdi tümüyle el konulduğunu, … kuran kursları ve imam hatip okullarında çocukların ve gençlerin beyinlerinin yıkandığını, şimdi aynı işin tüm eğitimde yapıldığını” söylüyor!Danıştay ve Cumhuriyet gazetesine yapılan saldırıların, belli bir süredir bu tür söylemleri daha yüksek sesle dillendiren laik literatilerin sözlerinden sonra gerçekleşmiş olmasına dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Emre Kongar’ın yazısını şöyle bitirmesi bana oldukça ürkütücü gelmişti: “Hiç merak etmesinler, demokratik rejimin nakavt olup tümüyle sesinin kesilmesi yakındır.” (!) Kongar, ister darbe imasında bulunmuş olsun, isterse AKP’lilerin veya “dincileri”n demokratik-laik rejimi nakavt edeceklerini kastetmiş olsun; buradaki “tersinden tehdit” havası, ürkütücüdür

 

Elinizi vicdanınıza koyun ve cevap verin: Bu ülkede yaklaşık 100 yıldır “dayak yiyen” kim?Evet, bu milletin tarih yapmasını mümkün kılan büyük rüyalarını, Braudel’in deyişiyle “dünya-tarihsel” iddialarını ve ideallerini yok ederek, batılı seküler projeleri sorgusuz sualsiz tepeden monteleyerek bu milleti laik Batılıların karikatürü, ülkeyi de kendi kendini sömürgeleştiren tuhaf bir ülke yaparak Batı’ya “teslim” eden, böylelikle yok olmanın eşiğine getirenler kim/ler?

 

Laikliği pekiştirmek için düzenlendiği ve tam bir tezgâh olduğu anlaşılan, çorap söküğü gibi aydınlığa kavuşmaya başlayan Danıştay  ve Cumhuriyet Gazetesi saldırılarında da son kez görüldüğü gibi, ülkeyi karıştırmaya çalışanlar kim/ler?

Ürktücü olan şey şu: Türkiye’de laikliğin pekişmesi adına, laik “aydın”lar öldürülüyor. Birileri de, bu işin gerçek azmettiricilerini bildikleri hâlde, bizi aptal yerine koyarak, dikkatlerimizi, “dinci” süsü verilen taşeronlara çekiyorlar: Ortaya çıkan şey, ülkenin karışması ve kriz yönetimi oluyor. Ülke, kriz durumlarından medet umularak yönetiliyor. Bu, çok tehlikeli bir şey. Tam bir akıl tutulması hâli yani.

 

Batılı düşünürlerin çoktan aştıkları pozitivizmi, çatır çatır tartıştıkları laik aydınlanma düşüncesini kutsayan literatileri, ülkeyi çıkmaz bir sokağın eşiğine sürüklediklerini hatırlatmak için ciddiye alabiliriz yalnızca!

 

Laik literatilerimizi, laiklik misyonerliği’ne soyunarak Batılıların karikatürü olmak ve “gönüllü acentalığı”nı yapmak yerine, hiç olmazsa, artık kendilerini ciddiye almaya, söylediklerini ve eylediklerini gözden geçirmeye; kaba oryantalist ve anakronik pozitivist gözlüklerini çöp tenekesine atarak bu toplumla bütünleşmeye, bu toplumun derinlikli medeniyet iddiası ve rüyasını yeniden benimseyerek özgürleşmeye davet ediyorum.

 

Yusuf Kaplan'ın yazısı da böyle.. Bu analize menfi bir şey söylenebilir mi? Muhakkak söyleyenler olacaktır. Ama ben  kesinlikle Yusuf Kaplan'ın söylediklerine  katılıyorum. "Zihni iğdiş edilmiş"  sözüyle kastettiğim tam da bu şekilde kendi kendini sömürgeleştiren aydın müsveddeleridir. Eklemlenme meraklısı olanların bu "aydınlanma"  gayretleri bütün hızlarıyla devam ediyor. Bari takip ettiklerinin bugünkü  fikrî yapılarından haberdar olsalardı. 200 yıldır bir netice vermeyen bu maceranın, bu anlayış ve  geçmişe bakışla, ne bugün ne de  gelecekte  bir netice vermesi  beklenemez. Batının bizi görüp tanımladığı  oryantalist  bakışı sahiplenerek  aynı açılardan kendi medeniyetine bakan   "bilimadamları" nı  gördükçe derin bir üzüntü duymamak elde değil.

 

Sömürgeci aydınlarının artık gözlerini açmaları dileğiyle..

 

 

3/6/2006

İbn Haldun

İbn-i Haldun kimdir? İbn-i Haldun, M.1332 yılında Tunus'ta dünyaya gelen bilim, düşünce, edebiyat ve siyasetle yakından ilgilenmiş olan eski ve soylu bir ailenin çocuğudur. İlk öğreniminden sonra aydın bir kişi olan babasının yakın ilgisi sayesinde seçkin hocalardan fıkıh, hadis, tefsir, akaid, mantık, felsefe, matematik, tabiat bilimleri, dil bilimleri, şiir, edebiyat gibi dinî ve din dışı alanlarda çok iyi bir öğrenim gören İbn-i Haldun Tunus, Fas, İspanya'da Beni Ahmer Devleti'nde, Mısır'da üst düzeyde görevlerde bulunmuş ve dersler vermiştir. Felsefeci, tarihçi ve sosyolog olan İbni Haldun, temel eseri Mukaddime'de de İslam Medeniyetinin ve insanlığın, tarihi ve sosyolojik meselelerini ele almıştır. İbn-i Haldun'un düşüncesi  ile ilgili yazılmış -benim okuduğum- iyi bir çalışma olarak bu kitabı önerebilirim.

 

Durduk yere İbn-i Haldun da nereden çıktı diyebilirsiniz. Efendim, Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr.Tahsin Görgün bugünkü Zaman Gazetesi'nin yorum sayfasında, büyük İslam düşünürü İbn-i Haldun'un vefatının 600. yılı anısına bir makale kaleme almış. Yazıda İbn-i Haldun'un  düşüncesinin değerlendirilmesinin yanı sıra İslam düşüncesinin, Gazali'nin yaptığı felsefe eleştirisi sonrasında, durgunluğa itildiği tezinin yanlışlığı da vurgulanmakta.

 

Asıl amacım bu yazıyı sizlerle paylaşmak. İbn-i Haldun ile ilgili kalem oynatmak haddime değil. Ama en azından bu konularda yazılmış yazıları, kitapları çeşitli vesîlerle paylaşmak suretiyle, belki  geleneğimizin düşünce devlerinden ve neler söylediklerinden haberdar olmayanların dikkatini bu noktalara çekmeyi sağlayabilirim. Düştüğümüz yeri bilmemizi, kalkmamızın olmazsa olmaz şartı olarak gördüğümden, geleneği yeniden okumaya tutmamızın elzem olduğuna inanıyorum. Bu amaçla yine ilgili makalenin altında belirtilmiş, TDV İslam Araştırmaları Merkezi'nin bu büyük düşünürün vefatının 600. sene-i devriyesi vesilesi ile 3-4 Haziran 2006 tarihleri arasında “Geçmişten Geleceğe İbn Haldun, Vefatının 600. Yılında İbn Haldun’u Yeniden Okumak” başlıklı uluslararası bir sempozyumunun duyurusunu gecikerek de olsa yapmış olalım. Bilgi için bakınız.

 

Prof. Tahsin Görgün'ün,  Zaman gazetesinin yorum sayfasında "[Vefatının 600. yıldönümü anısına] Büyük İslam sosyoloğu: İbn Haldun" başlıklığıyla yayınlanan yazısını  aşağıya alıntılıyorum:

 

"Tarihte yaşamış ve yaşadıktan sonra unutulmayan insan sayısı, genel olarak insanların sayısına bakılacak olursa, çok sayılmaz. Ancak İslam tarihi bu açıdan, başka dinler ve medeniyetlere göre, oldukça zengindir.

 

Bu zenginlik sadece vefa borcu ile alakalı olmayıp her şeyden önce klasik dönemdeki ilim öğrenme ve öğretmenin hem formu hem de muhtevasını işaret eden “sened” ile alakalıdır. İnsanlar ilmi, özellikle kendileri için dünya ve ahiret saadetini sağlayacak olan ilmi, bilenden öğrenmekte; bu bilenler zinciri de nihai olarak ilmini doğrudan Cenab-ı Hakk’tan alan Peygamber Efendimize ulaşmaktaydı. Bu zincirin koptuğu veya zayıfladığı dönemler, Müslümanların zaafa düştükleri dönemlere tekabül etmekte veya Müslümanların senedi koparmaları, onların “zaafa” düştüklerinin alameti olmaktaydı. Yunus Emre bir şiirinde, “yani er koptu erden, elin çekmez murdardan, Deccal çıkacak yerden, ne sarp zaman olısar” derken, tam da bunu ifade etmekteydi.

 

Bu tavrı eserinde sistematik olarak ortaya koyan ve İslam tarihinde ilmin sadece felsefesini değil, böylece sosyolojisini de yapan düşünür, İbn Haldun’dur. İbn Haldun, 27 Mayıs 1332 tarihinde Tunus’ta doğmuştur. Aslı Yemen’in Hadramut bölgesindendir. Dedeleri çok önceleri Yemen’i terk ederek Endülüs’e yerleşmiş; oranın toplumsal ve ilmi hayatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kendisi de oldukça maceralı bir hayattan sonra 17 Mart 1406 tarihinde Kahire’de vefat etmiştir. (1)

 

İbn Haldun İslam düşüncesinin ve onun mühim bir parçası olan Türk düşüncesinin önemli temsilcilerinden birisidir. Önemli temsilcilerinden biridir, çünkü hem kendisinden önce hem de kendisinden sonra çok sayıda düşünür yetişmiş; önemli eserler vermiş ve talebeler yetiştirerek, “senedi” muhafaza etmişlerdir. İbn Haldun da, bütün bir İslam tarihi dikkate alındığında, alimler zincirinin bir halkasıdır ve o şekilde bilinmiştir. İbn Haldun özellikle Osmanlı uleması tarafından benimsendiği için, onu aynı zamanda Türk düşüncesinin bir unsuru olarak görmek gerekmektedir. Türkiye’de müşahede ettiğimiz İbn Haldun ilgisi de bunu doğrulamaktadır.

 

İslam dünyasının büyük düşünürü

 

İbn Haldun, özellikle Türkler tarafından takdir edilmiş; kendisinin üstlenerek sürdürdüğü ve fikirlerinin esasını teşkil eden ve Maveraünnehir düşüncesini sürdüren büyük Türk düşünürleri tarafından dikkatlice takip edilmiş, okunmuş, incelenmiş ve değerlendirilmiştir. İbn Haldun’un en mühim ve abidevi eseri olan Mukaddime’nin altı kitabından ilk beşi dünya dillerinden ilk olarak Türkçeye Pirizade Mehmed Sahib Efendi tarafından 1731 yılında tercüme edilmiştir. Pirizade’nin tercümesi, İtalya’da benzer bir konuda, planı ve muhtevası Mukaddime’ye epeyce benzeyen “Scienza Nuova” isimli bir eser yazmış olan Giambattista Vico’nun eseri ile aynı döneme denk düşmektedir. Vico da eserinin ilk baskısını aynı yıllarda yapmış olmakla birlikte, daha sonra üzerinde biraz daha çalışarak nihai şeklini vermiş ve 1744 yılında bugünkü hali ile neşretmişti. Bu eserde Vico, İbn Haldun’un üç yüz yıldan daha fazla bir zaman öncesinde dile getirdiğine benzer bir şekilde, manevi ve tarihi ilimlerin, daha başka bir ifade ile insanın kendi yaptıklarının, insanlar tarafından daha iyi bilineceği tezinden hareketle, insan ilimlerinin tabii ilimlerden daha kesin ve daha fazla dikkate değer olduğunu savunmuştu. Bu tezinden dolayı ona Batı dünyasında genellikle “manevi veya tarihi ilimlerin kurucusu” gözüyle bakanların sayısı hiç de az değildir. Pirizade’nin tercümesi, klasik Osmanlı ulemasının yaptığı tercümeler gibi, kelime kelime bir tercüme olmayıp, kitabın bir tür yeniden telif edilmesi şeklindedir. Daha sonra eseri Fransızcaya tercüme eden Baron de Slane, yaptığı tercümenin doğru olup olmadığını Pirizade’nin tercümesinin Münih’te bulunan bir yazma nüshasını inceleyerek tahkik ettiğini ifade etmektedir. Pirizade’nin eserinin yazma nüshasının Münih’e nasıl ulaştığını henüz tespit etmiş olmamakla birlikte, bu tercümenin, Mukaddime’nin nasıl anlaşıldığının önemli bir alameti olduğu gibi, aynı zamanda daha sonra Doğu’da ve Batı’da gerçekleşen birçok gelişmenin de öncülüğünü yaptığını söylemek mümkündür. Bu öncülükte Türklerin özellikle Mukaddime ile yakından ilgilenmelerinin önemli bir payının olduğunu söylemek gerekmektedir. Bu konuda Mukaddime’nin çok sayıda yazmasının Türk kütüphanelerinde bulunması da, yeterince fikir vermektedir.

 

“Kendi gök kubbesindeki tek yıldız”

 

İbn Haldun hakkında çalışan birçok araştırmacı onun öncüsüz ve öncesiz bir iş yaptığını; hatta onun Cemil Meriç’in ifadesi ile “kendi gök kubbesindeki tek yıldız” olduğunu iddia etmiştir. Bu iddia genellikle Ebu Hamid el-Gazali (öl. 1111) sonrasında Müslümanlar arasında, özellikle onun felsefe eleştirisinin etkisi ile, düşüncenin gelişmesinin durduğu; hatta 12. asırdan sonra genel olarak İslam Medeniyeti’nin bir duraklama sürecine girdiği iddiası ile birlikte dile getirilmektedir. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalarda, Gazali’nin felsefe eleştirisinin, zannedildiğinin aksine düşünceyi engellemek yerine, İslam düşüncesinin daha da fazla felsefi bir muhteva kazanmasını sağladığını ortaya koymuştur. Bu çerçevede özellikle Fahreddin er-Razi ve onun talebelerinden oluşan ve kısaca “muhakkikun” denilen büyük düşünürler grubunu hatırlamak yeterlidir. Her birisi kendi başına büyük bir düşünür olan Adudiddin el-İci, Sa’deddin et-Teftazani ve Seyyid Şerif el-Cürcani yanında Devvani ve sırf Grek filozoflarını kendi orijinal dillerinde okumak için Grekçe öğrendiği rivayet edilen Amidi, Gazali sonrasında, onun eleştirileri ışığında felsefi düşünceye katkıda bulunan yüzlerce büyük düşünürden sadece birkaçıdır. İbn Haldun da, Gazali sonrası gelişen ve zirvelerinden birisini Molla Fenari’de bulacak olan düşünürler arasında yerini almış ve bu sebeple, yaşadığı döneme bakıldığında yalnız kalmış ve tek başına bir şekilde yetişmiş bir düşünür olmayıp, yaşadığı asırda kendisi ile birlikte yaşayan çok sayıda önemli düşünürden birisi olarak, İslam düşüncesi tarihindeki mümtaz yerini almıştır.

 

İbn Haldun, eserinde Maveraünnehir’de büyük âlim Fahreddin er-Razi etrafında ve ona bağlı olarak geliştirilen metafiziği toplum alanına tatbik ederek, tarihte ilk defa toplumu bilimsel olarak inceleme imkânını ortaya koymuş; aynı geleneğe bağlı olan Osmanlı düşünürleri tarafından da, herhangi bir sorun olmadan anlaşılmıştır. İbn Haldun tarihte ilk defa toplumu kendi başına müstakil bir konu olarak ele almış; daha önce özellikle filozofların bu alanda yaptıklarını, olanı ortaya koymaya çalışmak yerine, olması gerekeni ifade etmeye yönelmelerinden dolayı yetersiz bulmuştur. Olanı ne ise o olarak en genel düzeni içerisinde kavramaya çalışmaya metafizik denildiği hatırlanacak olursa, İbn Haldun’un toplumu tam da bu anlamda araştırmaya konu yaptığı, yani “var olması bakımından toplumu” tarihte ilk defa ele aldığını söylemek mümkündür.

 

Tarihin bilinen ilk sosyoloğu...

 

Onun meseleyi ele alırken sık sık tarihten ve hayatın içinden misaller vermesi ve bu anlamda “sosyolojik” tahliller yapması, birçoğunun onun sosyolojik bir çalışma yaptığını düşünmesine; aynı şekilde toplumsal hayatın bir boyutu olarak iktisadi ilişkilere özel ehemmiyet vermesi ve bu hususu büyük bir dikkatle incelemesi, onun eserinde “iktisat” ilmini yaptığının düşünülmesine sebep olmuştur. Benzer bir şekilde bazı araştırmacılar onun “tümevarımcı” bir yöntem kullandığını, eserindeki bazı örnekleri dikkate alarak, söylemişlerdir. Genel olarak toplum ile ilgili olan hemen bütün ilimler ve bunların gelişmesini inceleyenler, İbn Haldun’da öncülerini görmüşlerdir. Sosyolojiden başlayarak sosyal psikoloji, siyaset bilimi, iktisat bilimi, bilgi ve bilim sosyolojisi, tarih bilimi ve tarih metodolojisi yanında tarih felsefesi gibi çok sayıda alanın, kendilerinin öncüsü olarak İbn Haldun’u takdim etmeleri buradan kolayca anlaşılabilir. Hakikaten İbn Haldun, bunların hepsini haklı çıkaracak gerekçeleri önemli eseri “Mukaddime”de ve diğer eserlerinde zengin bir şekilde takdim etmektedir. Ancak İbn Haldun, bir metafizikçiden beklendiği gibi, ilgili olduğu bütün konuları, muhtelif misallerle açıklarken, bu misalleri mümkün kılan esası tespit etmeye yönelmiş; kendisinden önce kimsenin ilgilenmediği bu alanı bir metafizik olarak, kendi ifadesi ile “hikmet’in bir parçası” olarak, tedvin etmiş ve buna da “umran ilmi” adını vermiştir. Umran ilmi sadece toplumsal hayatı değil, toplumsal hayatın var oluş zemini yanında (usul), onun içinde geçtiği temel kategorileri (kavaid) de kendisine konu edinirken, asıl amaç olarak olup biteni (havadis) anlaşılır hale getirmek ve geleceği de bu çerçevede, bir imkan tasavvuru içerisinde şekillendirmeye yönelmeyi mümkün kılmak olarak belirlemiştir. Bu sebeple onun eserinde bulunan ifadeleri metafizik, bilimsel ve olaylar seviyesi olmak üzere en azından üç ayrı seviyede okumak, doğru anlaşılmaları için zaruri gözükmektedir. İbn Haldun ile ilgili dile getirilen birçok iddiaya, genellikle bu seviyelerden biri ile irtibatlı olduğu için, hemen yanlış demek doğru olmamakla birlikte, doğruyu tam olarak ifade etmedikleri söylenebilir.

 

İbn Haldun bu sebeple hem sosyolog, hem sosyal psikolog, hem bilgi ve bilim sosyoloğu, hem tarihçi, hem tarih felsefecisi, ….. hem iktisat biliminin kurucusudur. Ancak onu bunlardan sadece biri ile nitelendirmek, en iyi ihtimalle, eksik olacaktır."

 

 

(1)- Hayatı, eserleri, düşüncesi ve hakkında derli toplu bir bibliyografya için bakınız: “İbn Haldun”, DİA (TDV İslam Ansiklopedisi), Cilt XIX, s. 538-555 ve XX, s. 1-12

 

31/5/2006

Fetih, Fatih ve "Bilgi"

Malum bugünler İstanbul'un fethinin sene-i devriyesi. Osmanlı Hükümdarı II.Mehmed Han İstanbul'u fethederek Doğu Roma imparatorluğunu tarihin sayfalarına gömmüştü. Fetih denince hep Fatih'in gemileri karadan yürütüp haliçe indirdiği hatırlanır. Ve tabii ki Peygamberimizin(sav) "İstanbul muhakkak fethedilecektir, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir" müjdesi gelir hatırlara. Bu 'müjde-i nebeviyye'ye nail olmak isteyen müslümanlar, daha ilk hicri yüzyıldan itibaren İstanbul'a özel bir önem atfetmişlerdir. 23 yılda, birbirleriyle sürekli kavga edip duran bedevi kabilelerinden oluşan bir topluluğu, İslam'ın tezgahından geçirip örnek bir toplum haline getiren Efendimiz(sav), İslam inanç imparatorluğunu bu kadar kısa bir sürede kurmuş ve ardından Rahmet-i Rahman'a kavuşmuştu. İslam, din tarihçilerinin hala çözemedikleri bir tarzda, bir infilak gibi dünyanın dört bir yanına çok kısa bir sürede yayılmıştır.Arap yarımadasından başka bir yer görmeyen  pekçok sahabinin ve tabii Eyyüb-el Ensarî' nin mezarının, İstanbul surlarının altında ne aradığı sorusunun cevabını "İslam'ın Tevhid bayrağını tüm dünyaya taşıma gayretinin tezahürü" ve  "nebevi müjdeye nail olma"  olarak verebiliriz.

 

Bunlar "feth"in bir yönü. İstanbul'un fethi konuşulurken çoğu kişinin atladığı diğer bir yönü Mehmet Barlas hatırlatmış. 21 yaşında ordusunun başında Doğu Roma'ya giren bu delikanlı nasıl bir eğitim almıştı? Barlas tarihçi Steven Runciman'dan alıntı yaparak şöyle yazmış:

 

İngiliz tarihçi Steven Runciman, Babinger ve Uzunçarşılı gibi tarihçilerin çalışmalarından da yararlandığı "Konstantinopolis Düştü" kitabında Fatih Sultan Mehmet'i şöyle anlatır:

-2'nci Mehmed, 30 Mart 1432'de Edirne'de dünyaya geldi. Annesi Hüma Hatun Türk asıllı bir cariyeydi. Haremindeki soylu ailelerden gelen cariyelerin doğurduğu oğullarını tercih eden Sultan Murad, Mehmed'e pek önem vermemişti. Şehzade Mehmed, çocukluk yıllarını annesi ve dindar bir kadın olan dadısı Daye Hatun'la birlikte Edirne'de geçirmişti.Bu çocuğun kaderinin değişmesi ise şu çizgiyi izler:

Büyük ağabeyi Şehzade Ahmet'in 1437'de Amasya'da ani ölümü, diğer ağabeyi Alaeddin'in de altı yıl sonra aynı şehirde anlaşılmaz şekilde öldürülmesi, Mehmed'i on bir yaşında Osmanlı tahtının varisi yapmıştı. Bu durum karşısında Mehmed'i saraya çağıran Sultan Murad, oğlunun zayıf bir eğitim görmüş olduğunu anlayınca çok üzüldü. Hemen, başta ünlü bilim adamı Ahmet Kurani olmak üzere bir alay hoca tutuldu. Bu hocalar görevlerini başarıyla yerine getirdiler. Şehzade Mehmed çeşitli bilim ve felsefe dallarında, İslam ve Yunan edebiyatı alanında köklü bir eğitim gördü.Babası Sultan Murad 13 Şubat 1451'de ölünce 19 yaşında tahta geçen ve iki yıl sonra "Fatih" olan Mehmed'in aldığı eğitim sonucundaki durumu şöyledir:

-Anadili Türkçe'nin yanında Yunanca, Arapça, Latince, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuşuyordu. Babasından da devlet yönetimi konusunda dersler almıştı.

Düşünebiliyor musunuz? Bugün bazıları Osmanlı'yı küçümser. Ama 15'inci yüzyılda devletin başına 19 yaşındayken altı dil bilen, her alanda bilgiyle donatılmış bir genç adam geliyor. O bilginin verdiği bilinçle, Osmanlı'yı 20'nci yüzyıla kadar sürecek olan bir imparatorluğa dönüştürüp, Doğu Roma'nın yerine geçiriyor.Hep düşünürüm. Fatih bugün yaşasaydı, onun için "Bilgi" nin içeriği ne kadar farklı olurdu.[...]

Evet bugün Fatih yaşasaydı hiç şüphesiz onun için "bilgi" nin içeriği farklı olurdu. Osmanlı'yı her fırsatta kötüleyip karalamaya çalışanlar acaba bugün "bilgi" deyince ne anlıyorlar? Hangisinin ufku 21 yaşındaki bu delikanlı gibi geniş?

 

Bu ülkeyi Osmanlı'dan devralıp bugüne değin yönetenler, eğer 15. yy da yaşamış bir padişahtan daha az bilgiliyse  Barlas'ın deyişiyle durum "dramatik bir tabloyu" işaret etmektedir.

 

Şapkaları önümüze koyup düşünme yazmanı hala gelmedi mi?

 

27/5/2006

Âmâk-ı Hayâl

A'mâk-ı Hayâl' i okudunuz mu? Filibeli Ahmet Hilmi  'nin muhteşem bir eseridir. Bir felsefî  hikayeler dizisi diyebileceğimiz A'mâk-ı Hayâl,  iyi bir eğitim görmüş, düşünen, arayan, gerçeğe susamış bir genç olan Raci adlı roman kahramanının şahsında bir mürîdin 'seyr-i süluk'unu anlatır. Raci, Aynalı Dede lakablı meczup görünümüne karşın, kemal ve irfan sahibi bir rehberin manevi terbiyesi altında, gönül aleminin derinliklerine yaptığı yolculuklar neticesinde, alemde Allah'tan başka bir varlık olmadığını, bu alemin Allah'ın sıfatlarının tecellisi olduğunu anlar. İnsan alemin özü, özeti, meyvasıdır. Alemin yaratılış amacıdır, Rabbinin halifesidir. Alemdeki her varlık, Allah'ın bir adının, bir sıfatının tezahürü iken, varlıkların sonu olan insan, Allah'ın tüm sıfatlarının tecellisine mazhardır.

 

Filibeli Ahmet Hilmi kitabın girişinde "birkaç söz" başlığı altında şunları yazar :

 

Bu kitabı, gerçeği arama kaygısı taşıyan yürekler, hayatın sonuyla ilgili konuları seven insanlar zevkle okuyabilirler. Bir asırdır bu memleket ve millet çok Raci'ler yetiştirdi ve daha birçokları yetişecektir.

 

Okuyucularımıza sunduğumuz bu hikayeler -hikaye mi acaba?!- ilgi görecek olursa kendimizi mutlu sayarız. Çünkü bu hikayeye gösterilecek ilgi ciddi konulara ilişkin birer eğilimin bulunduğunu gösterir ki bu, değerli okuyucularımız için hiçte yadsınacak bir durum değildir. Bu büyük millette gerçeğin arayışı endişesiyle dolu binlerce duyarlı yüreğin mevcut olduğunu dost düşman herkes görmüştür.

 

Filibeli'nin bu temennileri boşa çıkmamış,  A'mâk-ı Hayâl  büyük ilgi görmüş defalarca baskı yapmış, halen de aynı ilgiyi görmeye devam etmektedir.

 

Raci, 4 yıl süren arayış, şüphe devrinden sonra iyice yorgun düşer. Bu dönemde sıkıntılarını dindirici etkisi nedeniyle kendisini eğlenceye vermiştir. Bu eğlencelerin geçici hazlarından  sonra yine aynı aklî işkencelere maruz kalmakta ve kuşku denen canavar bütün benliğini, aklını, kalbini kavurmaktadır.

 

Yine bu eğlencelerden birinde, güzel bir bahar günü arkadaşlarıyla pikniğe gider. Gittikleri yerde başka insanlarda vardır. Güzel bir yer bulmak umuduyla dolaşırken iki hırpanî kılıklı adamın bulunduğu bir yeri beğenirler. Ve adamların 3-5 metre yanına malzemelerini koyarak, dinlenmeye çekilirler. Raci tesadüfen bu pejmürde adamların yanına düşmüştür. Adamlar aralarında konuşmakta, Raci de dinlemektedir. Raci şöyle anlatıyor:

 

[...] Ellili yaşlarında görünen biri konuşuyor, daha genç olan dinliyor, bazen soru soruyordu. Konuşmalarından, önce deli olduklarına hükmettim. Gerçekten deliydiler. Ama delilerin meczup denilen türlerinden. İşin tuhaf tarafı, bu iki pejmurdenin delice konuştukları konular, beni oldum olası meşgul eden şeylerdi. Yaşlı olan genç deliye (gerçekte yalnız Allah'ın varlığının mevcut olduğundan bahisle/ S.Ö) şöyle diyordu:

 

[...] Zaten hiç ile hep, birin ta kendisi, bir şeydirler! Ama cahil kalabalıklar bir şeyi iki farklı adla anıyorlar!..."

 

Diğer konularda benzer şeylerdi. İyice şaşırmıştım. İster istemez söze karıştım:

 

"Tuhaf! Varla yok hiç bir olur mu? Örneğin ben şimdi varım, yarın yok olacağım. Bu ikisi arasında fark yok mu?" dedim. Deli başını çevirdi. Kahkayı bastı : "Vay! Sen varsın ha?! Acaba var mısın?"

 

Bu önemli soruyu kendi kendime çok sormuştum. Bu soru yüzeysel bir bakışla anlamsız hatta alay konusu olarak görülebilir. Ama öyle değildir. Eğer varsam, neden yok olacağım? Yok olmayacaksam, ruhum baki mi kalacak?  [..] Ve daha cevabını bulamadığım bir çok soru. Deli ekledi :

 

"Ama ben varım. Çünkü hiçim ve yokum. Vücudum mutlaktır. Yok olma sınırlıdır. Mutlak olan vücuttur. Mevcuttur."

 

Bundan sonra sustu. Hiçbir soruma cevap alamadım. Sonunda ısrarlı sorularımdan rahatsız oldu. Arkadaşına :

 

"Haydi gidelim, bu hayvan bizi zevkimizden alıkoydu." dedi.

 

Kalkıp gittiler. Ne tuhaf! Perişan görünümlü bir deli, mükemmel tahsil görmüş bir insana hayvan diyebiliyordu!

 

Daha sonra Raci bu düşüncelerle daha da tuhaflaşır. Süreki aynı soruları kendine sormakta aklen delinin ne demek istediğini bir türlü anlayamamaktadır. Piknikten sonraki ikinci günde kahvehane yolunda, herzaman geçtiği bir mezarlığın önünden geçerken, mezarlığın kapısının açık olduğunu görür. Mezarlığın içinde bir kulübe vardır. Terk edilmiş sandığı kulübenin kapısını açtığında içeriden eski püskü elbiseler giymiş birisi çıkar.

 

Elli yaşlarında olduğunu tahmin ettiği adamın başında yeşil bir takke vardır ki kırk elli ayna parçası yapıştılarak süslenmiştir. Birçok kumaş parçaları yamanarak yapılmış ve gökkuşağını andıran yırtık cübbesine de ayna teneke türünden şeyler dikilmiş, yapıştırılmıştır. Bu görüntüye gülmemek ele değildir. Ama bakışlarında o kadar hoş bir yumuşaklık ve alçak gönüllülük, çehresinde o kadar hüzünlü bir donukluk vardır ki Raci gülmediği gibi kendisine doğru bir adım atar. Raci'nin ağzından devam edelim :

 

Kıyafetiyle tam bir tezat oluşturan bir ciddiyet içinde yavaş ve ahenkli bir sesle:

 

"Safa geldiniz nurum, buyrunuz" dedi ve kulubesinden çıkardığı bir hasır parçasını yere serdi. Oturdum. Sırtımı kulübeye dayamıştım. Ön tarafımızda on beş kadar iri taşlı ve güzel sülüs yazılı mezarlar, sağ ve sol yanımızda sık dikilmiş ağaçlar bulunuyordu. Kulübenin sahibi bir kere daha içeri girdi, mangal işini gören bir çömlek getirdi. Bir daha girdi, eski bir cezve, iki fincan, bir ibrik, bir tütün tabakası, birkaç teneke kutu çıkardı. Kuru ot ve çerçöple yaktığı ateşe cezveyi sürdü. Tekrar:

 

Safa geldiniz nurum! Nasılsınız, iyi misiniz?" dedi.

 

"Allah'a hamdolsun" dedim.

 

Adamın ciddiyetiyle kıyafeti arasındaki arasındaki tezat beni şaşırtmıştı. Tekrar söze başlayarak:

 

"Adınız nedir?" dedi.

 

"Ahmet Raci."

 

"Ahmet Raci mi? -gülerek- "Beşeriyetin adını ellerinden almışsın nurum! İnsan türü o kadar çaresiz, zayıf ve muhtaçtır ki hayatını ricayla sürdürür. Raci demek, insan demektir." dedi. Bu mükemmel sözler üzerine şaşkınlığım bir kat daha arttı. Merakla sordum:

 

"Sizin adınız nedir?"

 

"Benim adım çoktur, heryerde bir ad ve lakapla anılırım. Burada üzerimdeki aynalardan dolayı "Aynalı Dede" namıyla tanınırım. Ama istersen Adem Baba de."

 

Bir süre düşündükten sonra kendimi daha fazla tutamayarak şöyle dedim:

 

"Azizim, kemal sahibi bir kimse olduğunuz ortada. Böyleyken kemalinizi bu garip kıyafetin altında gizlemenizin nedenini anlayamıyorum."


"Cevabı çok basitir." -Kahveyi pişirip fincanımı doldurduktan sonra konuşmasını sürdürdü-: "Herkes süse meraklıdır. Birçoğu büyük paralar harcayarak türlü türlü elbiseler diktirir. Ben de bu tür elbiseden hoşlanırım."

 

Aldığım cevap, akla uygun değildi.  Kafamda tarttığımda akılcı olmadığını görerek kendi düşüncemi söyledim. Bana şu cevabı verdi:

 

"Açıklamamı akılcı bulmuyorsunuz. halbuki bence akla uygundur. Elli yaşında bir adamın tanesini on, bazen yirmi kuruşa alıp boynuna taktığı ve adına boyun bağı dediği bir yuları akla uygun gördüğünüz halde külahıma taktığım ayna parçaları neden akla uygun olmasın? Tut ki her ikisi de insan münasebetsizliğini, deliliğini göstersin! Bu durumda bile benim deliliğim   daha akla uygun ve daha mantıklıdır"

 

Birdenbire aklıma daha parlak bir fikir geldi. Deli kılığına girmiş bir bilge olma ihtimali bulunan Aynalı Dede ile ciddi konular hakkında konuşmak isteyerek:

 

"Sultanım, siz bu viranede gömülü bir hazinesiniz, bense bilgeliği arayan avareyim. Sizden yararlanmama izin verir misiniz? Lütfen elinizi verin, öpmek istiyorum."

 

"El öpmek?!" -şaşırarak-: "Niçin? İstersen konuşalım. Ama sözden ne çıkar! Şimdiye kadar kimbilir kaç hayvan yükü kitap okudun, ne anladın? Hiç değil mi? İnsanların bilgileri nedir? Arzularını gidermek ve zanatlarını geliştirmek için edindikleri birşeydir. Peki Hakk ve hakikate ilişkin ne bilirler? Hiç! Akli denklemlerle Hakk'ın varlığını bulmak mümkündür. Ama bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım! Harf dizisiyle bilgeliğin aslına ulaşılabilir mi?"

 

O an garip bir duyguya kapıldım. Koca bir medeniyetin, insanlığın binlerce yıllık birikiminin eseri olan bilgileri hor gören bu garip kılıklı delinin sözlerindeki büyüklük, ben de bir aşağılık kompleksine yol açmıştı. Çok alçalmış, çok küçülmüştüm.Ağzımı bile açmadan, yardım ve acıma uman bakışlarımı ona diktim...

 

Bundan sonra Raci'nin Aynalı Dede'nin refakatindeki 'seyr-i süluk'u anlatılıyor. Yani kitap asıl buradan sonra başlıyor.Tasavvufun bütün öğelerini çeşitli dinlerin anlatılarıyla süsleyek anlatan Filibeli Ahmet Hilmi,  Raci'ye Aynalı Dede'nin refakatinde; yokluk tepesi, ışıkla karanlığın savaşı, körler ülkesinde mor şeytanlarla ilgili tartışma, anka kuşunun sırtında evrende yolculuk, kaf dağını arayış, azamet denizinde doğup, fındık kabuğunda kaybolan tecelli şelalesi, ebedi muamma ve nur dağında marifet ile konuşma, Hürmüz'le Ehrime'nin mücadelesi, aşk aynasının sorusu, kambur felekle kör talihin nasip dağıtması, ulular meclisi gibi olağanüstü hallere şahadetle; aklın kavrayamadığı, simgeler ve sembollerin ardında, tüm varlığı yaratan sonsuz gerçeği keşfettiriyor. 

 

Zevk-i dünyaya firîb olmadılar ehl-i kemal

Bildiler hasılı hep zıll u huve'l-lu'b u hayal

Zevke teşbihi cihanın hele rğyaya misal

Damen-i aşkı tutup buldu kamu kurb-u visal

(Aynalı Dede)

 

Ya Daîmi, ya Dehrî, ya Evvel, ya Ahir

Ya Zahir, ya Bâtın, sesimi duy

Kulun Zekeriyya'nın sesini duyduğun gibi

(Hz.Şâzeli)

 

Hakikati arayanlara ne mutlu!...

 

 

25/5/2006

"En büyük asker bizim asker"

Bugün çok duygulu bir atmosfer yaşadım. Çok sevdiğim bir arkadaşımın kardeşini askere uğurladık. Gerçi teslim zamanına daha var ama uğrayacağı başka şehirler ve bitirmesi gereken işleri olduğu  için taze doktor kardeşimizle biraz erken vedalaşmak durumunda kaldık.

 

Öğleden sonra otogara geldiğimizde ortalık ana-baba günüydü. Mayıs tertibi normal  asker sevkiyatı  ile çakıştığı için otogarın tamamı askerdi. Askerimizi unutup, etrafı gözlemlemeye başladım.  Her çeşit insan vardı. Varoşlardan, civar köylerden, sosyetik semtlerden anne baba ve diğer akraba-i tâlukat evlatlarını uğurlamak için yerlerini almışlardı. Askerler de çeşit çeşitti haliyle. Doktorundan, tamirci kalfasına, tezgahtarından çok lüks bir jeeple  gelen sosyete çömezine kadar çeşit çeşit asker. Tam bir kozmopolit ortamdı. Bir Türkiye fotoğrafıydı karşımda olan.

 

Annelerin kimisinin elinde Yasin cüz'ü, kimisinin elinde tespih, kimisin de dudaklarında dualar vardı. Tabii ki gözlerinde de yaşlar. Çocuklarını askere "Peygamber ocağına" gönderiyorlardı. Bir yandan da davullar ve zurnalar çalmaya başladı. Taze askerler halay çekmeye koyuldular. Sanki düğüne gidiyormuş gibi. Etrafıma baktım; annelerin çok büyük çoğunluğu başörtülü/türbanlıydı. (Bu ikisinin farkını hala  anlayamadım) Aklıma;  biricik evlatlarını askere düğüne gönderir gibi gönderen, davul-zurna gibi  geleneksel bir "mutlu gün" sembolünü uzun bir hasret dönemi öncesinde coşkuyla kullanan, bir yandan da dillerinde dualar, gözlerinde yaşlarla  "peygamber ocağı" na evlat verme gururunu yaşayan insanlarımıza reva görülen muamele geldi. Bu çocuklar zorunlu askerlik için başörtülü annelerinden dolayı muaf tutulmuyorlardı ama en basit rütbe olan uzman çavuşluk başvurusu için kendilerinden annelerinin "başı açık" fotoğrafı isteniyordu. Başı açık fotoğrafı "birşekilde" halletse bile arşiv araştırmasında başörtülü bir annenin çocuğunun olumlu not alması ve uzman çavuşluk dahil herhangi bir rütbede muvazzaf asker olması hemen hemen imkansızdı. Birden içimin kavrulduğunu hissettim,  garip bir burkulma sardı bedenimi, gözlerim doldu.

 

Nihat Genç "Türk milleti Fevzi Paşa'dan sonra ordusuna küsmüştür" demişti bir söyleşisinde. Ama buradaki  tam tersi bir manzaraydı bence. İnsanlar bırakın orduya küsmeyi kendilerine bu muameleyi yapanlara bile küsmemişlerdi sanki. Küsmüş olsalar bu coşku ne ile açıklanabilirdi ki?  Küsen onlar değil de kendilerine bu muameleyi yapan zihniyet miydi acaba? Bu meseleyi sağlıklı bir biçimde düşünüp bir yere oturtmak zor. Çünkü bir noktadan sonra akıl ve mantık bu sorunun içinden sıyrılıp gidiyor. Çünkü mantıkî bir düşünme biçimi ile bu durumu anlayamıyoruz. Neden böyle olduğunu düşünsek, bu halkın çoğunluğunu oluşturan insanlara yine bu halkı korumakla görevli kendi ordusunun; kendi evlatlarından müteşekkil ordusunun,  niçin böyle davrandığını sürekli sorsak da bir cevap bulamıyoruz. Bulduğumuz cevaplara da inanmak istemiyoruz; çünkü cidden bu cevaplar bize acı veriyor.

 

Otobüsler kalkmaya başlayınca gözyaşları alkışlara karıştı. Gözyaşlarım artık gözlerime sığmıyor taşmaya çalışıyordu, kendimi zor tutuyor, dudaklarımı ısırıyordum.

 

Bu halet-i ruhiye ile arabama giderken  bir ses yankılanıyordu kulaklarımda : "En büyük asker bizim asker, melekler seni korur asker"

 

 

23/5/2006

Abdülhamid Han ve Şerif Hüseyin

Sultan II. AbdülhamidGeçtiğimiz Pazar günü,  araştırmacı-yazar Mustafa Armağan' ın yeni kitabı Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı' nı okudum. Kitap çeşitli makalelerden oluşuyor. Okuyunca zaten bildiğim Abdülhamid Han'ın devlet adamlığını,  ince siyasi zekasını  bir kez daha satıraralarından hayranlıkla seyretmiş oldum ve Sultan'ı rahmetle, şükranla yadettim. Çok ilginç ve ilk kez okuduğum birçok anektod var kitapta. Kitabı okumanızı kesinlikle önerdiğimi söylemeye gerek yok herhalde. Kitap birçok yönden Abdulhamid Han döneminin fotoğrafını çekmiş. Ben kitaptaki 46 başlıktan,  birisi bilinen, diğeri sanıyorum pek bilinmeyen ama dikkat çekici olduğunu düşündüğüm iki konuyu  paylaşmak istiyorum.

 

Bunlardan bilinen olanı  Mekke Şerifi Hüseyin ile Sultan Abdulhamid arasındaki ilginç ilişki, diğeri ise Şerif Hüseyin'in Kıbrıs'ta geçirdiği "sürgün emeklilik" yıllarıyla ilgili,  KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın Prof.Nevzat Yalçıntaş'a anlattığı hatırası.  

 

Şerif Hüseyin Arap ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmasında önemli bir rol oynamış bir isimdir. İsmindeki "Şerif" Peygamberimizin (sav) soyundan geldiğini gösterir. Aynı zamanda Şerif Hüseyin Fatımî hanedenının da torunudur. Bu özellikleri, onun Arap dünyasında karizmatik bir kişiliği olmasına yol açar.

 

Sultan Abdulhamid, Şerif Hüseyin'in İngiliz ajanları ile irtibat halinde olduğunu haber alır almaz onu  ailesiyle birlikte 1891'de İstanbul'a davet eder ve 18 yıl boyunca bir daha da bırakmaz. Şerif Hüseyin karizmatiktir; lakin zeki ve dirayetli bir devlet adamı değildir Sultan'a göre. Ve bu yüzden kullanılmaya müsaittir. Bu zorunlu ikametgah sayesinde de Şerif Hüseyin'in bu karizmasının, zaafları yüzünden Osmanlı aleyhine kullanılmasına da set çekmiş olur Sultan Abdulhamid.  

 

Mustafa Armağan'ın yorumuna göre, ne kadar garip ki, Sultan Abdulhamid'i tahttan indiren ittihatçılar , Şerif Hüseyin ve iki oğlunu serbest bırakmakla kalmazlar bir de yeni kurulan Osmanlı Meclisine mebus olarak alırlar. Şerif Hüseyin ve oğulları da casus Lawrence'nin oyunlarıyla Osmanlı'ya karşı mücadeleyi örgütleyen, Osmanlı askeri trenlerine ve demiryollarına sabotaj düzenleyen çetelerin başında bulunurlar. Arap Krallığı havucuyla ve aldıkları İngiliz sterlinleriyle Osmanlı'nın Hicaz'daki egemenliğine son verirler. Ama özellikle belirteyim ki Şerif Hüseyin'in ihanetini tüm arap coğrafyasına mal etmek çok yanlış olur. Zaten tarihimizle ilgili dilimize "(Tüm) Araplar Osmanlı'ya ihanet etti" gibi yanlış bir söylem yerleşmiştir. Bu tamamıyla haksız bir genellemedir.

 

Tabii Şerif Hüseyin'e birtakım vaadlerde bulunulmuştu. Fransızlar bir oğluna Suriye'yi verecekler, öbür oğluna da Lübnan  diye bir ülke icad edeceklerdi. Şimdiki Suudi Arabistan ise kendisine kalacaktı.Ve bir kral soyu hanedanlıklar şeklinde Arap coğrafyasını yönetecekti. Armağan'a göre Şerif Hüseyin bir süre sonra verilen sözlerin tutulmayacağını, İngilizlerin ve Fransızların kendisini  kullandığını, ancak kukla yönetici olacağını anlayıp karşı çıkmak istediyse de Suudî Hanedanı karşı bir darbeyle Şerif'i tahttan indirmişti. Hasılı Şerif Hüseyin canını zor kurtarıp önce Malta'ya kaçtı, ardında da Kıbrıs'a yerleşti. Şerif Hüseyin'in İngilizlerin ve Fransızların kendisini kullandığını bu kadar geç farketmesi, Sultan Abdulhamid'in onun  hakkındaki "zeki ve dirayetli bir devlet adamı değildir" öngörüsününde ne kadar haklı olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Ömrünün kalan yıllarını zamanında İngiliz altınlarından yaptığı hatırı sayılır serveti sayesinde Kıbrıs'ta refah içinde geçiren Şerif Hüseyin ile, eski KKTC C.Başkanı Rauf Denktaşı'ın babası Raif Denktaş  dost olmuşlar. O zamanlar küçük bir çocuk olan Rauf Denktaş babası ile birlikte zaman zaman Şeirf Hüseyin'i ziyarte gidermiş. Rauf Denktaş o günlerde gördüklerini Prof.Nevzat Altıntaş'a şöyle aktarmış :

 

Babamla yanına gittiğimizde hep aynı olay tekrarlanıyordu. Babam onun elini öper, o da anlatmaya başlardı. Şerif Hazrtleri "Ahhh, ben ne yaptım, ahhh, ben ne yaptım? Yaptığımın cezasını çekiyorum.  Niye Osmanlı'ya işhanet ettik?" derdi. Çünkü İngilizler kendisine bazı arapların kralı ve müslümanların halifesi olacağını vaat etmişlerdi. Hâlbuki Filistin'e İngilizler yerleşmişlerdi. Oraya yahudiler mütemadiyen göç ediyorlardı. Suriye'ye Fransızlar kendi kültür ve dillerini yaymışlardı. İngilizler de Irak'a kendi dil ve kültürlerini götürmüşlerdi. [Şerif] Hüseyin babamın yanında hep iç geçirirdi. Bundan sonra babam onu teselli edecek birkaç laf söyler, ben de yanında bulunurdum.

 

 Bir müddet sonra, [Şerif] Hüseyin : "Raif, anlat şu İstanbul havalarııı dinleyelim" derdi. Konuşma esnasında bir taş plak çalmaya başlardı. O zaman Şerif Hüseyin "Ahhh İstanbul, pâyitaht" diyerek ağlamaya başlardı. Babamda o sırada onu teselli edici sözler söylerdi: "Şerif Hazretleri, bu takdir-i İlahidir, üzülme..Sen hata yaptın; ama bundan çok pişman olduğun gözlerinden akan gözyaşlarından belli oluyor. Allah seni bundan dolayı affeder; yapma ağlama". Babam onu teselli ederken kendisi de ağlardı. Plak bitince biraz daha sohbet ederlerdi. Daha sonra babam onun elini öperdi. Biz kalkıp giderken, [Şerif] Hüseyin: "Rauf gel!" deyip bana elini öptürür ve elime bir altın verirdi. [Şerif Hüseyin o zamanlar İngilizlerden emekli maaşı alıyordu.-M.A.] Ben de bu yüzden hep babamla Şerif Hazretlerine gitmeyi isterdim... Şerif Hüseyin hastalandı, ölümü yaklaşmıştı. Ölümüne yakın Ürdün  prensi olan oğlu Abdullah'ın yanına gitti. Onu Amman'a biz uğurlamıştık. Bir müddet sonra ise onun ölüm haberi bize ulaştı...(1)

 

Bu ihanetlerin öznesi olmuş kişilerin kullanıldıklarını hissetmesi ve pişman olması önemli tabii ama bu, geçen günleri maalesef geri getirmiyor. Ve Osmanlı coğrafyasında Şerif Hüseyin bunlardan yalnızca biri. Okurken acı verse de tarih böyle acımasız bir fotoğraf sunuyor aynı zamanda.

 

Olayları "an" içinde  anlamak o kadar kolay olmuyor. Bu belki de tarihin en önemli kuralı. Onlar günahıyla sevabıyla bu tarihi bizzat yaşadılar. Doğru ya da yanlış;  yaşadılar.

 

Pekii ya gelecek kuşaklar? Körükörüne kötülerken ya da sütten çıkmış ak kaşık yaparken; yani  kategorize ederken hangi sağlam temellere dayandılar? Eğer Ernest Renan'ı dinlersek "tarihi çarpıtmak, bir ulus olmanın aslî bir öğesidir". İyi de yaşananlar tarihe gömülür mü? Akif'in cevabı nettir : "Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın"

 

T.S.Eliot, "Çorak Ülke" de "Tarih kölelik olabilir, tarih özgürlük olabilir. Tarihi olmayan (bir) halk, kurtarılamaz zamandan" der. Tarihimizi doğru okumamız gerek. Şerif Hüseyin ya da bir başkası hata yapabilir. Çünkü onlar "an" ı yaşıyorlardı. Bizim ise "doğru okuma" şansımız var, çünkü biz yaşananlara gelecekten, birçok boyutu ile  bakıyoruz;  "an" dan değil.. Bizim kendi yaşadığımız "an"  ile ilgili yaptığımız hatalarımızı da gelecek kuşaklar değerlendirecektir.

 

"Zaman en iyi müfessirdir" diye boşuna söylenmemiş... 

 

(1) Hazırayan Mehmet Tosun, 21. yy.da Sultan II.Abdülhamid'e bakış, İst. 2003, s.252

20/5/2006

Menfur Saldırı ve Özgürlükler

Bildiğiniz gibi Danıştay İkinci Dairesine menfur bir terorist eylem düzenlendi. Saldırıda üyelerden Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetti. Özbilgin'e Allah'tan rahmet, yaralılara da şifalar temenni ediyorum.

 

Olayı  duyduğumda ilk tepkim "inşallah şahsi, dava konusu bir meseledir"  olmuştu. Ama malesef kısa zamanda öyle  olmadığı anlaşıldı. Ne kadar da acayip bir memlekette yaşıyoruz. Olaydan  saatler sonra  siyasi rant peşinde koşanlar hemen renklerini belli etti.. Baykal  "Siyasete kan bulaştı" gibi dehşet verici açıklamalar yaptı, cenaze töreninde hükümet "katil" olarak sıfatlandı, zinde güçler göreve çağırıldı falan. Malum basın topyekün yayına başladı, itidal tavsiye edecekleri yerde yangına körükle gittiler.Tüm medya "hedef göstermekle" suçladıkları Vakit Gazetesi'ni aynı yöntemle "hedef gösterdi." Eğer Vakit'in yaptığı hedef gösterip "öldürün" demekse bunu basın, başbakana, müsteşarına, bürokratlara, milletvekillerine, başörtülü eşlerine, kızlarına, evlerine hatta kapının önündeki ayakkabılarına, TCDD memuruna, hastanedeki bayan doktara kadar hergün zaten yapıyor. Bu çelişkiyi hemen farketmelerini beklemiyorum ama bazılarının 28 Şubat sendromunu çok geç atlatmaları gibi "iş işten geçtikten sonra" kendilerine geleceklerinden endişeleniyorum.

 

Neyse bu bahs-i diğer.

 

Mesele nedir? Bantı biraz geriye saracak olursak; yine bildiğiniz gibi Danıştay İkinci Dairesi akıllara durgunluk veren bir karar vermişti aylar önce. Bir öğretmenin okul dışında bile başını örtmesini yasaklayan, ayrıca başörtüsünü "kötü örnek" olarak aşağılayan bir karara imza atmıştı. Hiçbir anayasal dayanağı olmayan, başörtüsü yasağı gibi ironik bir hadisenin mağdurları olan kitlelerin böyle bir karara tepki göstermeleri çok doğaldı. Tabii ki bu karar terörist bir eylemin gerekçesi asla olamaz. Lakin iş şapkalarımızı önümüze koyup düşünmemiz gerektiği gibi bir sonuca ulaşmışsa meseleyi tüm boyutlarıyla inceleme ferasetini gösterebilmeliyiz.

 

Bu çirkin cinayete bir provokasyon  yada kafası bozulan bir avukat tarafından işlenen münferit ve/veya organize, tepkisel bir saldırı olarak baksakta sonuç değişmiyor..Aslında salt "kafası bozulan bir müslüman-milliyetçi" senaryosuna  ihtimal vermesemde meselenin bu yönü genel manzarada incelendiğinde önemsiz kalıyor.

 

Diğer ihtimalde şu soruyla anlaşılabilir : Bu iğrenç saldırıdan kim ya da kimler faydalanabilir ? Zavallı başörtüsü mağdurlarının olmayacağı kesin. "Şu ülke karışsa da durumdan vazife çıkartsalar" diye ellerini avuşturup bekleyen şakşakçılar mı ? Bu noktayı çok iyi düşünmek gerekiyor. Birşeyler dönüyor. Bunu anlamamak için hayli saf olmak lazım. Önce Şemdinli olayları ve meşhur iddianame, arkasından terörle mücadele yasa taslağı, "Tehlikenin farkında!" olan Cumhuriyet gazetesine bomba, aniden piyasalardaki hareketlilik ve daha bir yıl olmasına rağmen şimdiden tartışılması suretiyle ortalığı gerdiren Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Son olarakta menfur  Danıştay saldırısı.

 

Komplo teorilerine karşı çok soğuk olsam da bu meseleyi anlamak için biraz zihin egzersizi yapmanın faydası olacağını düşünüyorum. Bu bağlamda bu cinayetin  nedeni ve amacı ile  ilgili  şahsi düşüncelerim olayları ayrıntılı inceleyince  şekilleniyor. Sanığın Cumhuriyet gazetesini bombalama eylemine de karışması, birçok değişik eylemlerde rol almış olması ve bağlantılarını biraraya getirdiğimde şu ortaya çıkıyor:  Bu eylemin amacını, ülkeyi karıştırmak, iktidarı zor duruma sokmak, istikrara sekte vurmak, demokratik kazanımları kaybettirmek, bu meclise Cumhurbaşkanlığı seçimini yaptırmamak ve tarafeynin çatışmasını sağlayarak antidemokratik  müdahalelere zemin hazırlamak olarak görüyorum. Tabii böyle grifit senaryoların bir taşla onlarca kuş vurma becerisi de vardır. Mesela duygusal bir müslüman, inancının gereğini yaptığını zannederken meşru bir iktidarın altının oyulmasına -kendisini kullananların farkına bile varmadan- vesile olabilir. Bu provokatif eylemin, kullanılan birilerinin vasıtası ile küresel anlamda ABD-İran gerginliğinde hükümeti taraf olmaya zorlamak gibi bir niyet taşıdığı da söylenebilir. Çünkü bu yöntem ABD'nin öteden beri başarıyla uyguladığı bir yöntemdir. Burada kullanılan kullanıldığının farkında bile olmayabilir.Ara-dönem yanlısı bir cuntacı, hükümeti zor duruma düşürmek için bir müslüman milliyetçiyi kullanarak  bu faşist senaryoya müdahil olurken, hiçte istemeyeceği halde mesela ABD'nin küresel emellerine piyon olabilir. Bir parantez olarak belirteyim ki  Başbakan'ın önümüzdeki günlerde yapacağı ABD gezisi bence çok önem arzediyor. Bu gezinin sonuçlarını hep birlikte göreceğiz. 

 

Hangi ihtimali düşünürsek düşünelim  -ister salt tepki eylemi, ister provokatif bir eylem-  ortaya çıkan şu ki Türkiye göz göre göre iki kampa bölünüyor. Bu bölünmenin ileriki aşamalarda nasıl sonuçlara yol açacağını söylemeye bile gerek yok. Bu kamplaşma bir gecede ya da bir cinayet neticesinde olmadı elbette. Bunda en büyük kabahat hiç kuşkusuz "başörtüsü meselesine" bir türlü "insan hak ve hürriyetleri" penceresinden bakamayıp şaşı bir gözle ısrarla "siyasal simge" olarak gören laikçi kesimde. Uzun uzun bunun yanlışlığını anlatmaya gerek yok. Zaten artık kabak tadı veren bu mevzuu "hak ve özgürlükler" kapsamında bir "inanç özgürlüğü" olarak görülmedikçe bir çözüm ummak hayal olur.

 

Ayrıca koyu laikçi kesimde  meşru bir seçimle işbaşına gelmiş iktidarı birtürlü içine sindiremeyenlerin bulunması, bu kesimin "başörtüsü meselesine" olduğu gibi "demokratik sistem" yapısına da şaşı baktıklarını gösteriyor. "Bu meclis Cumhurbaşkanını seçemez" gibi akıllara ziyan hükümlerde bulunan kişilerin öncelikle demokrasiden ve parlamenter sistemden ne anladıklarını açıkça deklare etmeleri gerekiyor.

 

Sonuç olarak meseleyi bağlayacak olursak; baskının, zorbaca bir yasağın sürdürülmeye çalışılmasının bu ülkeye kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Akl-ı selim tüm demokrat insanların savunduğu gibi, bu anlamsız başörtüsü  yasağı derhal kaldırılmalıdır. İdeolojik cinayetler her zaman olmuştur/olacaktır. Bunu vesile kılarak bundan siyasal veya ideolojik rant devşirmeye çalışmak ve özgürlükleri kısıtlayıcı zorba bir tahakkümü devam ettirmeye çabalamak, hele hele ara-dönem gibi temennilerde bulunmak gelecekte de bu tür cinayetlerin olması ihtimalini arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Seçilmiş bir meclisi böyle eylemler vesilesiyle alaşağı etmeyi temenni etmek, tam anlamıyla bir cehalet ve taassuptur. Eğer demokratik hukuk devleti felsefesi ve gerçek anlamıyla uygulanan bir laiklik anlayışı bir gün bu ülkeye hakim olabilirse,  hem provokatif cinayetler azalacak -çünkü sonuç alma ihtimalleri her geçen gün düşecek-  hem de kültürel çoğulculuğun getirdiği olağanüstü toplumsal zenginlik, insanımızın ve dolayısıyla da  ülkemizin ufkunu genişletecektir.

 

 

18/5/2006

Güzel sesli Anchorman

Ahmet Kekeç(*) Yeni Şafak 'ın sivri kalemlerinden. Çok hoş, nükte ve hicivlerle dolu yazılar yazıyor.Kekeç'in bazı favorileri var. Ali Kırca, Emre Kongar, Bedri Baykam gibi. Kekeç 28 Şubat'ın puslu günlerinden bu yana Ali Kırca'ya yönelik kaç yazı yazdı bilinmez. Ama Ali Kırca duruşunu bozup  bir tek cevap vermedi. Ne Ahmet Kekeç'e ne de hakkında yazı yazan onlarca yazara. Bu hayreti mucip birşey. Gerçi ne cevap verecek böyle bir süreçte rol aldığı için, ama o ayrı bir mesele.  Ahmet Kekeç 17 Mayıs tarihli "Sabah Şekerleri'nin 28 Şubatçısı" başlıklı yazısında Kırca'nın bu tavrına  "taammüden efendilik" diyor. Bunu okuyunca beni bir gülme tuttu.. "Taammüden cinayet" bildiğimiz şey ama "taammüden efendilik" pek rastlanan bir tabir değil. 

 

Emre Kongar'da sık sık Ahmet Kekeç'in köşesine konuk olmasına rağmen, ondan da bir cevap gelmiyor. Veya en azından ben Kekeç'in köşesinde "Sayın Kongar, gönderdiği açıklamada...." gibi bir yazıya hiç rastlamadım. Kekeç, Ali Kırca ile ilgili yazısında Emre Kongar'ı da aradan çıkartmış. Yazıya yukarıda link verdim ama, buraya alıntılamak daha hoş olacak :

 

Kimden sözettiğimi aramaya kalkışmayın; önceki gün kısık sesle haberleri okurken yakalanan güzel sesli anchorman Ali Kırca'dan sözediyorum.

 

Bu Ali Kırca meselesi, ciddi bir meseledir.

 

Esasında sevimli bir adam... Ona kızamazsınız. Tolerans boşluklarına sızan ve orada kendini unutturan bir adam. İnsanlarda "tolerans boşlukları" vardır. Bu nasıl bir şeydir bilmiyorum ama, herhalde böyle bir şey vardır. Ali Kırca, o boşluklara sızmakta mahir. Sanki hep tolere edilmiş, hep hoşgörülmüş, hep kollanmış. Hakkını da teslim etmek lazım; iyi bir haberci, daha doğrusu iyi bir televizyoncu. Sesi de, nasıl derler, itimat telkin ediyor. Ses değil de, "Bu adam yalan söylemez, bu adam manipüle etmez, bu adam çarpıtmaz, bu adam iyi bir adam" dedirten tınılar resmi geçidi...

 

Efendi de bir adam.

 

Fakat ben, bu efendilikte sınır tanımaz adamı gördüğümde, Haşmet Babaoğlu'nun yerinde ifadesiyle, "ruhum buruşuyor", darlanıyorum. Aynı şey, "Tarihimizle Yüzleşmek" diye bir kitap yazmış bulunan, ama "tarihle yüzleşme fırsatı" sayılabilecek olaylarla ilgili (sözgelimi Mustafa Suphi olayı, Ali Şükrü Bey olayı, Halit Paşa cinayeti, 1938'de Meclis'e yapılan darbe) tek kelime yazmayan, yazmamayı başaran Emre Kongar'ı gördüğümde de oluyor. Bedri Baykam'da da oluyor. Bu adamlar niye böyle?

 

Kaç kez Ali Kırca'ya, "Hukukun tepetaklak edildiği, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hiçe sayıldığı o netameli ara dönemde niçin Siyaset Meydanı'na ara verdin? Niçin insanlara konuşma, kendilerini ifade etme imkanı tanımadın? Niçin 28 Şubat'ın gizli onaylayıcısı konumuna düştün?" diye sordum. Kaç kez, "Eyvah, Siyaset Meydanı yeniden start alıyor... Bu hiç de hayra alamet değil!" diye yazdım.

 

Hiçbirine cevap vermedi.

 

Daha doğrusu, o bayıltıcı efendi duruşunu korudu. Bu efendilikte, "öteki"ni yok saymaya yönelik azami bir dikkat, bir özen, hakedilmemiş bir aristokrat tavır da yok değildi hani... Taammüden efendilik. Böylelerinden korkarım ben!

 

Zaten ne konuşacaktı ki? Bir gazeteye verdiği demeçte, "Bu kararların altına ben de imza atarım" demiş, 28 Şubat'ın gizli değil, açık onaylayıcısı olduğunu itiraf etmişti. Bir de "düğmeye basmakla" övünüyordu. Daha ne desin!

 

Tabii Ali Kırca, sadece iyi bir haberci değil, aynı zamanda duruşu olan bir sanatçı. Bir kaset yapmıştı. Bir de kitabı var. Güzel yazılar da yazıyor. Kitsch bir romantizm, bir tutam Tayfun Taliboğlu halkçılığı, bir fırt "Arkadaşım İbraam Çavış" devrimciliği. Nasıl derler, "damardan" veriyor. Öylesine kahredici. Ben gizli gizli şiir yazdığından da şüpheleniyorum.

 

Hatırlarsanız, "ses sanatçısı Ali Kırca" olarak şöhreti yakaladığı günlerde (haa, bir de "seksi erkek" seçilmişti), üşenmeden kalkıp sırasıyla haber bültenlerini, "sabah şekerleri"ni, talk showları, "kadın kadına"ları, bilumum müzik eğlence programlarını dolaşmış, o "detone" ve "devrimci" sesiyle türküler okumuştu.

 

Konuk olduğu her programda mutlaka aynı soru: "O güzel sesinizle bir türkü okur musunuz?" Sağolsun, kimseyi kırmamış, okudukça coşmuş, coştukça okumuştu. Bir de televizyon dizisinde görünmüştü; egemen düzeni yıkmaya çalışanların "koruyucu meleği" rolünde.

 

Fakat ben, bu çok faal, bu çok göz önünde, bu her mecrada cismini gösteren kişinin yaşadığından pek emin değilim. Ali Kırca bana sanal bir varlık gibi geliyor. Böyle biri hiç olmamış, hiç yaşamamış... Sadece suretini gezdiren, ismi var, kendisi yok bir adam. Kaç yıldır 28 Şubat'ı, Andıç'ı, postmodern darbeyi filan tartışıyoruz, Ali Kırca'nın ismi de bir şekilde bu tartışmalarda geçiyor, ama değerli anchorman "özenli suskunluğunu" koruyor.

 

Ekrem Dumanlı yazmıştı: "Bazı insanlar -üstelik isimleri zikredildiği halde- suskun kalmayı tercih ediyorlar; Ali Kırca için onca şey söylendi, yazıldı. Ağzını bıçak açmıyor. Her gün köşe yazısı kaleme alacaksın, TV programı yapacaksın ve ithamlar karşısında susacaksın!" Olacak şey mi?

 

Bu suskunluk "yaşayan" birinin tavrı mı, siz söyleyin?

 

Hayır, "sükût ikrardan gelir" demek istemiyorum. Sadece değerli anchormanı kendisiyle ve elbette tarihle yüzleşmeye çağırıyorum.

 

Belki biz yanlış düşünüyoruz.

 

Belki onun dünya ve hayat tasavvuru doğrudur.

 

Madem sesinle, sözünle, dalgalı saçlarınla kendini "kamu"ya açtın, bunu bilmek hakkımız.

 

Hasılı Ali Kırca'nın işi gerçekten zor. Yerinde olmak istemezdim.

 

(*)Ahmet Kekeç 1961 yılında Malatya'da doğdu. Yazı hayatına Aylık Dergi'de hikaye yazarak başladı. Aylık Dergi, Mavera ve Yöneliş dergilerinde hikaye, deneme ve eleştiri yazıları yayımlandı. 1985 yılında ilk hikaye kitabı olan "Son İyi Şeyler"i çıktı. Bir kısmı gazete yazılarından oluşan 10 kitabı bu dönemden sonra yayımlandı. Milli Gazete, Yeni Haber, Zaman, Vahdet, İmza ve Akit gazetelerinde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı. 15 yıldır gazetecilik yapıyor. Gazetelerde yazdığı yazılar MGV Gençlik Dergisi (1997) ve Türkiye Yazarlar Birliği (1997) tarafından ödüllendirildi. Son yıllarda çalışmalarını roman üzerine yoğunlaştırdı. Halen Yenişafak Gazetesinde yazmaktadır. Kitaplarının listesine buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

16/5/2006

Süleymanname

 

demmm.jpgEski Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Odası Konfederasyonu’nun, Atatürk’ün 125. doğumu ve Samsun’a çıkışının 87. yıldönümü nedeniyle tır içinde hazırladığı ‘İşgalden Zafere, Zaferden Cumhuriyete’ adlı gezici serginin açılışında gazetecilerin sorularını yanıtlamış. Ve yine her zamanki ustalığını konuşturarak daha önce kendi söylediği sözleri yine kendisi çarpıtmış :

 

Bu soruların hiçbirini yanıtlamam. Hep cevaplandırdım. 3 defa, 4 defa, 5 defa cevaplandırdım. Altıncısını da cevaplandırsam ne olacak? Demek ki duyulmuyor, anlaşılmıyor. Benim dediğim o değil. Eğer Türkiye’de okuyamıyorsa bir yere gitsin, okunabilir bir yere gitsin. Bununla, ‘türbanlılar Suudi Arabistan’a gitsin’ arasında dağlar kadar fark var..

 

"Neymiş bu dağlar kadar fark ?" dense eminim Demirel onun için de bir cevap bulurdu. Hatırlayacağınız gibi Demirel daha önceden birçok yerde Başörtüsü yasağını eleştirmiş ve "Bu yasak mantıksız, hakkınızı arayın" demişti. Yine hatırlayacağınız gibi  Demirel 28 Nisan’da Habertürk’te yayınlanan ‘Basın Kulübü’ programına konuk olmuş ‘laiklik’ ve ‘başörtüsü sorunu’ konusundaki sorulara da cevap vermişti. Demirel, kendisine yöneltilen “Sayın Demirel, galiba siz farkında değilsiniz; ama bu ülkede başlarını örten binlerce genç kız üniversite kapılarından geri çevriliyor. Bu yüzden, bütün bir Türkiye’de derin acılar ve dramlar yaşanıyor, peki bu kızlar ne yapsın?” sorusuna ise bu kez şu karşılığı vermişti:

 

Türban özgürlük falan değildir. Bu gericiliktir. Orası üniversite, oranın kuralları var. Danıştay, Anayasa Mahkemesi karar vermiş. İlle başı bağlı okumak istiyorsan, başı bağlı olarak okunabilen yerler var, oraya git. Arabistan’da falan öyle yerler vardır, oraya gidin. Orada okuyun.

 

Yok, uzun süre direndim ama dayanamayacağım. Demirel'le ilgili, Necip Fazıl Kısakürek'in 1971' de yazdığı ünlü "Süleymanname" şiirini blogumda bir vesileyle yayınlamazsam sanki kendi kendime ihanet ediyormuş gibi hissedeceğim. İşte tarihe benden de bir not. Gelecek kuşakların kulaklarına küpe olması dileğiyle bir kez daha Süleymanname.. :

 

Sen gül diyarının yapma gülüsün!
Aynı yapmacıkla Çoban Sülü'sün!
Yoktur izlediğin bir dava yolu;
Bir bu yan, bir şu yan, büküntülüsün!
Türk'e zıt sermaye merkezlerinden,
Bir zikzaklı yolda hep, güdülüsün!
Milli yekparelik gelmez işine;
Bu yüzden parçalı, bölüntülüsün
Ve devlete mason biraderlerin
Tam da maslahata denk ödülüsün!
Ne sır sendeki bedava oluş!
Problemler içinde en müşkülüsün!


Fikir dağlar boyu kocaman kitap;
Sen de o kitabın bir virgülüsün!
Böyleyken ustasın gözbağcılıkta;
Cüceler sirkinin baş Herkülüsün!
Gözyaşı ve çığlık vatanında sen,
Hüzün bahçesinin şen bülbülüsün!
Büzülmüş susarken mahzun hakikat,
Davuldan ziyade gümbürtülüsün!
Teokratik rejim olmaz deyip de,
Peşinden müslüman görüntülüsün!
Kolera, vergiler, zamlar, enflasyon;
Bir felaketsin ki, binbir türlüsün!
Gelirsiz giderli bütçelerinle,
Her yıl, milyar milyar köpürtülüsün!
Okka okka vicdan satın alırsın;
Topuzu altından oy baskülüsün!
Bir gökdelen sanır seni gören göz;
Bilmez ki, temelden çöküntülüsün!
Büyük Kongre, dikiş tutturduğun yer;
Meclise gelince söküntülüsün!
Bağlısın hak bilmez yeminlilere;
Hakkı bilenlerden çözüntülüsün!
Üçbuçuk mebusa kaldı diye fark,
Kimbilir, ne kadar üzüntülüsün!
Millet gökten adam dilensin, dursun!
Ümit fakirinin baş keşkülüsün!
Kuzum, senin neren Anadolludur?
Türk' e Amerikan püskürtülüsün!
Farkın şu ki, eski Başbakanlardan,
Sen o belaların son püskülüsün!