3/5/2006

Sünnet Karşıtlığı

Birçok şey de sağlayamadığımız dengeyi maalesef hadis konusunda da sağlayamıyoruz. Bir taraf, en zayıf hatta ravi zinciri bile olmayan hadisleri kitaplarına alıp hükümler çıkarırken  veya “Buhari Şerif” hatimleri gibi akıllara sakat uygulamalar yaparken  bir tarafta bu gibi anormal aşırılıkları bahane ederek sünneti toptan reddetme noktasına gelmiştir.Bu konuda dengeyi sağlamak şüphesiz zor, ama her iki tarafın süpürücü davranışının da yanlış olduğuna şüphe yok.Ben hadisler konusunda ciddi bir eleştirel ayrım  yapılmasına katılıyorum.Fakat bunun sünneti reddetmek anlamına gelmeyeceği gibi İslam'ı daha iyi anlamanın da yegane yolu olduğunu düşünüyorum..

 

Benim şahsi düşünceme göre sünnete mesafeli olanların yanlışa düştüğü nokta sünneti toptan reddetme tavrıdır. Nasıl ki dinin teorik kaynağı Kur'an ise, pratik kaynağı da Peygamberimizdir. Bu ikisini birbirinden ayırmak demek İslam'ın temellerine dinamit koymak demektir.

 

Ku'ran, Peygamberimize iletme görevi verdiği gibi mesajı okuma (ikra) ve açıklama (beyan) misyonunu da vermiştir. Bu nasıl ihmal edilir anlamakta güçlük çekiyorum. Bunu hiçbir Müslüman gözardı edemez. Tarih boyunca bu konuda ifrat ve tefrite kaçıldığı zamanlar olmuştur.  Sünnet ve hadis aynı şey olmadığı gibi Peygamberimizin her hareketi sünnet, her sözü de hadis değildir. Sünnet fiili olana verilen isimdir. Sünneti Kur'an'la eşitlemeye çalışmak çok yanlıştır, bu anlamda dinin yegane kaynağı Vayh'dir. Rasulullah'ın her davranışının ve sözünün "Vahy"in açıklanması anlamında sünnet olmadığı O (sav)' nun da bizler gibi beşer olduğu, yiyip içtiği,  güldüğü,  ağladığı ve hastalandığı ortadadır.  O bunları yaptı diye her ağlayanın,  gülenin,  hastalananın sünneti uyguladığı anlamına gelmeyeceği izahtan varestedir. Peygamberimiz tüm eylemlerini dini bir amaçla yapmamıştır. Hem bu mümkün müdür ? Mustafa İslamoğlu sünnetteki “anlama problemini” şöyle anlatır :

 

O bir insandır ve her insanın insan olma vasfıyla yaptıklarını yapmak durumundadır.O aynı zamanda bir Araptır ve mensubu olduğu toplumun yediklerinin helal ve temiz olanlarından yemiş, onların giydiğini o tarzda giymiştir.Keza O bir Arabistanlıdır, bir babadır, eştir, yöneticidir…Bir Arabistanlı olarak iklimden dolayı hiç çorap giymemiş, bir baba olarak çocuğunun ölümüne ağlamış, bir eş olarak eşlerinin tavırlarına gücenmiştir.Biri çıkıpta çorap giymemeyi,çocuğunun ölümüne ağlamayı, eşlerine güca-enmeyi “sünnet” olarak nitelerse elbet burada bir anlama problemi olduğu söylenebilir.

 

[…]

 

Sünnetin başına gelen  hadisin de başına gelmiş ve Hz.Peygamber’in ağzından çıkan her söz misyonuyla ilgili addedilerek “hadis” adı altında tasnife tutulmuştur.Fakat bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz nokta, hadisin sünnet sanılmasına, dahası artık ikisi arasındaki ayrımın yok olmasına yol açılmasıdır.Bunun sonucunda hadise sünnet muamelesi yapılmış, bunu fark eden art niyetli kimi çevreler ve kişiler ise, hadis üretim merkezi gibi çalışarak, dinin temiz kaynağına onda olmayan birçok unsuru sokma imkanı bulmuşlardır.

 

 

Sünnete mesafe ilk değil..İlk tepki olarak Haricilik örnek verilebilir.”Hüküm ancak Allah’ındır” diyerek ayrılan Hariciler bol kanlı eylemlere imza atmışlar ve İslam tarihinde  derin bir acı bırakmışlardır.Kur’an ayetlerini diledikleri gibi tev’il eden Haricilere karşı Hz.Ali’nin  kendisini temsilen İbn-i Abbas’a gönderirken “..Onlarla Kur’an üzerinden tartışma.Çünkü Kur’an’ın farklı yorumları vardır.Onlara sünneti delil göstererek tartış” demesi ne kadar manidardır.Hariciler arsından sünnete son derece mesafeli duranlar varsa bile onlar bile sünneti topyekün reddetmemişlerdir.İşin ilginci sünneti inkar hareketi Müslümanlar arasında değil, batılı oryantalistler arasında yeşermiştir.Mustafa İslamoğlu’nun ifadesiyle Hindistana gönderilen İngiliz  oryantalist  Dr.Alois Sprenger Delhi’de kurulan İslami İlimler Fakültesi’nin dekanlığına getirilmiş ve ilk kez bu şahıs hadislere “toptan uydurma” damgası vurmuştur.. Zaten Sprenger’in ağı boş çıkmamış “Kuraniyyun” akımı da denilen , İslam ümmetinde ilk olarak sünneti toptan inkar eden bu  hareket İngiliz sömürgesi Hindistan Müslümanları arasından çıkmıştır.

 

Edip Yüksel’in yaptığı genellemeciliğin ve Buhari düşmanlığının insafla vicdanla ilgisi yoktur.Buhari’de yazılı bir hadisi eleştirmek başka bir şeydir, hadisleri toptan süpürüp atmak daha başka bir şeydir.Ömrünü Hz.Peygamber’e atfedilen rivayetlerin doğrusunu yalanından ayırmaya adamış Buhari’yi “Peygamber’in bir numaralı düşmanı” ilan etmek ne akla ne mantığa ne de vicdana sığar . Ve bir Müslümana asla yakışmayan bir harekettir.İslam’ın bunca düşmanı varken bu gibi meselelerle Müslümanların kafasını karıştırmaya, güvenilir kaynaklarını zedelenmeye, şüphe düşürmeye çabalamak, eğer kasıt eseri değilse  tam bir cehalettir.Bu genellemeciliğin “Buhari şerif” hatmi düzenleyenlerin yaptığı çılgınlıktan hiçbir farkı yoktur.

 

 

Sanılanın aksine Büyük İmamlarda hadisler konusunda oldukça titiz davranmışlardır.Birçok hadisin kritiğini yapan İmamlar, aralarında Buhari ve Müslim’in kitaplarında da yer alan  usulüne uygun bir biçimde eleştirdikleri bazı hadisleri dikkate almamışlardır.Ama bu onların hadis düşmanı olduğunu göstermediği gibi İslam’ın daha iyi anlaşılması için nasıl hadise önem verdiklerinin de göstergesidir.Mesela İmam Azam Ebu Hanife reddettiği bazı hadisler için şunları söylemiştir :

 

Kur’an’a aykırı düşen bir hadisi rivayet eden birini reddetmem ya da yalanlamam, Rasulullah’ı reddetmem ya da yalanlamama anlamına gelmez. O ancak batıl bir haberi Rasul’e isnad edene karşı  yapılmış  bir reddir.

 

Bu konuyla direk ilgili olduğu için M.İslamoğlu’nun bir yazısının ilgili bölümünü buraya alıntılamak istiyorum:

 

Kur'an'ın ilk ve en büyük muhatabı olan Rasulullah'ın fiil ve kavillerindeki bu yankıyı yok sayarak, ona görmezden gelerek, İlahi vahiy ne kadar anlaşılabilir ki? Peygamber'i gö- zardı ederek Kur'an'ı anlamaya kalkmak, olsa olsa Kur'an'ı gözardı ederek Peygamber'i anlamaya kalkmak kadar vahim bir hata olur.

Allah Rasulü'nün hayatı, vahyin ete kemiğe bürünmüş şekliydi. Onun içindir ki mü'minlerin annesi Hz. Aişe'ye onun ahlakı sorulduğunda "Siz hiç Kur'an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur'an'dı!" diye cevap vermişti.

Sünnet ve hadisin bize vereceği birçok ders vardır. Bunların başındaysa şu sorunun cevabı gelir: "İlahi bir inşa projesi olan vahiy bir insanın tasavvurunu, aklını, kişiliğini, özetle bütün bir hayatını nasıl inşa eder?"

Bu sorunun en güzel cevabını Allah Rasulü'nün uygulamalarında ve sözlerinde buluruz. Dahası, Kur'an'ın inşa ettiği bir insanda göz nasıl bakar, kulak nasıl duyar, akleden kalp nasıl çalışır, ağız nasıl konuşurun cevabını da yine onda buluruz.

Hadislere analitik değil de kategorik bir zihniyetle yaklaşan süpürücü her akıl, bilerek ya da bilmeden ilahi vahyin yere basan ayaklarını kesiyor demektir. Vahyin ayaklarını kesmek, aynı zamanda vahyin ayaklarını yerden kesmek demektir. Ayakları yerden kesilen bir mesaj yeryüzünde "iz" bırakamaz. Yeryüzünde iz bırakmayan ise "izlenemez". Birine "izle" diyorsanız, ona bir "iz" göstermek zorundasınız. Sünnet ve hadis, işte bu izleri temsil ederler.

Okumak ciddi bir iştir. Hele okunan metin dini bir metinse, bu ciddiyet daha bir gereklidir. Okumanın bir yolu yordamı vardır. Tabiî ki hadis okumanın da bir yolu yordamı olacaktır.

Okuduğu, içinde sünnet olan bir hadisi (çünkü içinde sünnet bulunmayan birçok hadis de var) uygulamanın yanında dini bir delil olarak başkalarına da iletecek olanların mutlaka yapmaları gereken birkaç husus var:

1. Kur'an'ın muhkematını iyi bilmeli ve hadisin sağlamasını Kur'an'la yapabilmeli. Yoksa farkında olmadan Rasulullah'ın hayatıyla o hayata mesnet olan ilahi mesajı çatıştırır. Bu ise hiç de arzulanan bir durum değildir.

2. Hadislerin durup dururken öylesine söylenmiş sözler olmadığını, onların da "3 N 1 K"sının bulunduğu, yani bir yeri, zamanı, muhatabı, gerekçesi, ortamı, amacı, özetle bağlamı bulunduğu unutulmamalı. Hadisin doğru anlaşılması ve yorumlanmasında bu bağlamın önemi sanıldığından büyüktür.

3. Hadislerin lafzen değil anlam olarak nakledildikleri akıldan çıkarılmamalıdır. Muhtemeldir ki Hz. Peygamber'in ağızlarından o lafızlarla çıkmamışlardır. Dolayısıyla hadisin tek tek lafızları üzerine yorum bina etmenin birçok mahzuru beraberinde getirebilir. Eğer yorum bina edilecekse o konuda Rasulullah'ın söyledikleri yanında yaptıklarının bütünü gözönüne alınarak yorum yapılmalıdır.

4. Yine bu meyanda, hadislerde geçen kimi kalıp ifadeler ve ıstılahlar vahyin inşa ettiği bir zihinle anlaşılmalıdır. Bir örnek vermek gerekirse, bir önceki yazımda "Bir yöneticinin hayra yönelişini destekleyen Allah.." diye çevirdiğim ibarenin lafzi karşılığı "Bir yöneticinin hayrını isteyen Allah.." şeklindedir. Fakat Allah'a izafe edilen her hayır ve hidayet şu ilke ışığında anlaşılmalıdır: "Doğru yola yönelenin Allah bu konudaki yeteneğini artırır" 47:17) Tabiî ki "Allah'ın sapmasını dilediği" türünden her tür metin de yine "Allah yoldan çıkmışlardan başkasını saptırmaz" (2:26) ilkesi ışığında anlaşılmak zorundadır. İşte bunun gibi.

5. Hadis kitaplarının, çok yüksek sayıdaki rivayet arasından müellifinin belirlediği kriterler doğrultusunda seçilmiş hadislerden oluşan bir "seçki" olduğu unutulmamalıdır. Bu seçimde Buhari ve Müslim en titiz davrananlar arasında yer alırlar. Fakat seçimde ne kadar titiz davranılırsa davranılsın, insan hali az da olsa gözden kaçan kimi rivayetlerin olabileceği hatırlanmalı.[…]”

 

İşte bizim için ölçü bu olmalıdır. Kur’an'cı ya da Hadis'çi diyerek kutuplara ayrılanacağına  seçici ve ayırıcı bir yaklaşımla hadislere yaklaşmak bizim dengeye ulaşabilmemiz için şarttır. Hadisi toptan inkar etmek demek daha öncede söylediğim gibi İslam’ın temeline dinamit koymak demektir.Bunu hiçbir Müslüman’ın aklından çıkarmaması lazımdır.Ben hadis konusunda Türkiye deki en önemli alimlerden biri olan  Prof.Hayri Kırbaşoğlu’nun ve Mustafa İslamoğlu’nun eleştirel hadis yaklaşımlarına -bazı konularda  tam olarak katılmamakla birlikte- genel anlamda katılıyorum.Herhalukarda,  Hayri  Kırbaşoğlu, Mustafa İslamoğlu, M.Görmez gibi isimlerin eleştirel yaklaşımlarının süpürücü hadis düşmanlığı ile zerre kadar alakası yoktur.Bu konuya ilgi duyanların öncelikle bir kaynaktan beslenmek yerine çeşitli kaynaklardan karşılaştırmalı olarak konunun derinliğini kavramaları lazımdır.Benim bu konuda ilgi duyanlara  –nacizane – tavsiye edebileceğim birkaç kitap ve -mutlaka okumanızı istediğim- bir makale var.Onların linklerini vermek istiyorum:

 

M.Hayri Kırbaşoğlu: İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi

M.Hayri Kırbaşoğlu:Alternatif Hadis Metodolojisi

Mustafa İslamoğlu : Üç Muhammed, İki tasavvur Bir gerçek

(Özellikle “Yaygın bir indirgeme türü olarak sünnet karşıtlığı” bölümü)

Abdulhakim Murad(T.J.Winter) : Temel İlke Olarak Sünnet (Makale)

Abdulhakim Murad Cambridge Üniversitesi'nde İslami ilimler Öğrt.Görevlisidir.

 

 

31/3/2006

Carlyle ve Doğrulan Tasavvur

Asırlar boyunca Hristiyanların Peygamberimize(sav) bakışı korkunç derecede cehalet ve taassubun eşlik ettiği bir önyargı ile olmuştur. İslam ile ilgili Hristiyan teologlarının bilgileri 18.yy ' dan önce yok denecek kadar azdır. Daha Hz.Peygamber'in doğduğu asrı bile bilemeyen bazı tarihçiler akıl almaz iftiralarla dolu tamamen hayal mahsülü süslemelerle O(sav)'nu Hristiyan dünyasına , "beklenen Deccal" diye tanıtmıştır. Bu o kadar abartılı bir şekilde yapılmıştır ki mesela İslam'da domuz etinin ve içkinin yasak olmasının sebebi olarak Hz.Muhammed'in -haşa- domuz eti yerken ve içki içerken çatlayarak öldüğü , o yüzden İslam'da domuz ve içkinin yasaklandığı gibi trajikomik iftiralar en ciddi din ve tarih kitaplarına alınmıştır. Ne zaman ki Batı kendi dışındaki kültürler ile birebir temasa geçmiş o zaman ancak kısmen de olsa objektif araştırmalar yapmış ve nisbeten eski bağnaz taassubundan kurtulmuştur.

 

Bu bağnazlıktan sıyrılabilen nadir ilim adamlarından birisi de on dokuzuncu yüzyılda (1795-1881) yaşamış İskoç tarihçi ve deneme yazarı, aynı zamanda koyu Kalvinci Thomas Carlyle’dir. İslam ve İslam Peygamberine ilişkin düşünceleri son derece objektif olan Carlyle On Heroes, Hero-Worship and the Heroic in History (Tarihte Kahramanlar, Kahramanlara Tapınma ve Kahramanlık) isimli eserinde, kahramanlar tarih yapıcı aktörler olarak şu şekilde sıralanır: tanrı-kahraman (pagan mitleri), peygamber-kahraman (Hz. Muhammed), şair-kahraman (Dante ve Shakespeare), din adamı-kahraman (Luther ve Knox), edebiyatçı-kahraman (Johnson ve Burns) ve hükümdar-kahraman (Cromwell ve Napolyon)adlı eserinde kahramanlar tarih yapıcı faktörler olarak anlatılır. Samimi ve dindar bir Hristiyan olan Carlyle geleneksel Hristiyanlıkla  bir çatışma içindedir ve bunu da eserlerinde büyük  ölçüde yansıtır. 8 Mayıs 1840’ta verdiği ve “Peygamber Olarak Kahraman: Muhammed” başlığını taşıyan Konferansı, Orta çağ Hıristiyan dünyasının İslam Peygamberi hakkındaki hakim faraziyelerinin reddi üzerine kuruludur. Araştırmacı Ahmet Yıldız "İktidar Herşey Değildir" adlı kitabına aldığı konferanstan bazı sunumlara dayanarak bu konferansın hakim Hristiyani bakış açısına reddiye olduğunu söyleyerek şöyle yazar:

 

"Samimi ve dindar bir Hıristiyan olan, dolayısıyla vahiy, peygamberlerin masumiyeti gibi konularda Hıristiyan bakış açısını Kur’an ve Hz. Muhammed’e ilişkin değerlendirmelerine yansıtan, -İslamı, yüceltme bağlamında dahi olsa Hıristiyanlığın bir türevi olarak görmesi, Kur’an’ın lafzının anlamsız tekrarlarla dolu insicamsız bir metin olduğunu ileri sürmesi gibi-, bu Konferans, bunlar istisna edilirse İslam'ın ve Hz.Peygamberin etrafında Hıristiyan  dünyasında yüzyıllardır biriktirilmiş olan şüphe ve isnatların muhteşem bir reddiyesidir.

 

Hitap ettiği topluluk içinde Müslümanlığı kabul etme riski olan bulunmadığı için, Peygamberin bütün iyi vasıflarını dosdoğru söyleyeceğini belirten Carlyle, bir anlamda “kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Namahrem olanlar nazar etmesin” der gibidir."

 

Ahmet Yıldız'ın "İktidar Herşey Değildir" kitabına  derleyerek  aldığı Carlyle'nin bu konferansından notları yine Ahmet Yıldız'ın kitabından aktaralım:

 

Ona Nasıl Bakmalı? “Onun sırrına varmanın yolu budur: Onun dünyadan ne anladığını kavramaya çalışalım. Böylece dünyanın ondan ne anladığı ve ne anlamakta olduğu daha kolay cevaplandırılabilir bir soru halini alacaktır.” (s.78)

 

“Ben Muhammed’in kusurlarını, kusurlar olarak dahi yanlış değerlendirdiğimize inanıyorum. Onun sırrına bunlar üzerinde durularak varılamaz. Biz bütün bunları geride bırakacak ve onun amacının gerçek olduğuna inanarak, bunun ne olduğunu veya ne olabileceğini samimiyetle soracağız.” (84-85)

 

Orta Çağ Peygamber İmajının Reddi: “Muhammed’in entrikacı bir sahtekar, hatta Şeytanın kendisi olduğu ve dininin bir şarlatanlık ve ahmaklık yığınından ibaret bulunduğu şeklindeki faraziyemizin artık kimse için tutarlı tarafı kalmamaya başlamıştır. İyi niyetli çabalar sonucu bu adamın çevresine yığılan yalanlar sadece bizim için utanç verici olmaktan öteye gidemez. ...Zira bu adamın söylediği sözler bin iki yüzyıldan beri yüz seksen milyon(bugün 2  milyara yakın.S.Ö) insana hayat rehberi olmuştur. ...Her şeye kadir Tanrı’nın bunca mahlukunun uğrunda yaşayıp öldükleri bu inancın sefil bir manevi düzenbazlık olduğunu nasıl düşünebiliriz? Ben kendi hesabıma böyle bir şeyi kabul edemem. Her şeye inanırım, fakat buna inanamam.”(s.78-79)

 

“...Bir düzenbaz nasıl bir din kurabilir? Bir düzenbazın tuğladan bir ev kurması bile mümkün değildir! Eğer harcın, pişmiş tuğlanın ve kullandığı diğer malzemenin özelliklerini doğru bir şekilde bilmez ve inceleyemezse yaptığı şey bir ev değil, ancak bir moloz yığını olacaktır. Böyle bir yapı yüz seksen milyon kişiyi barındırmak üzere on iki asır ayakta duramaz, hemen yıkılır. “(79-80)

 

Evsaf-ı Muhammediye: " Muhammed küçük yaştan beri düşünceli bir insan olarak tanınmaktadır. Arkadaşları ona “El-Emin” adını vermişlerdir. Gerçekten de doğru ve emin bir insandır. Düşüncelerinde de böyledir, sözlerinde ve fiillerinde de. Her hareketinde mutlaka bir mana olduğu dikkati çekmektedir. Çok konuşmaz. Söylenecek bir şey olmadığında susar. Ama konuştuğu zaman akıllıdır, içtendir. Meseleyi daima aydınlatıcı sözler söyler. Konuşmaya değer tek konuşma tarzı da budur zaten! Hayatı boyunca metin, müşfik, temiz bir insan olarak tanınmıştır. Ciddi ve samimi, buna karşılık sevimli, dost canlısı, hatta neşeli ve şakacı bir karaktere sahiptir. Çok tatlı bir gülüşü vardır. Her şeyleri gibi gülüşleri de sahte olan, gülmeyi beceremeyen insanlara hiç benzemez.Muhammed yakışıklılığıyla da ün salmıştır: güzel, zeki, dürüst bir yüz: esmer, sağlıklı bir ten; parlak, kara gözler... İçinden geldiği gibi davranan, ateşli fakat doğru, iyi niyetli bir insan! Katıksız bir zekayla, ateş ve ışıkla, işlenmemiş meziyetlerle dolu; çölün derinliklerinde hayatının görevini yapan bir adam.” (92-93)

 

Peygamberin Ümmiliği: “O tarihlerde yazı Arabistan’a henüz girmişti. Muhammed’in okuma-yazma bilmediği hakkındaki görüşün doğru olmaması için hiçbir sebep yok. Onun görmüş olduğu bütün eğitim çöl hayatından ve bu hayatın tecrübelerinden ibarettir. Karanlık köşesinden kendi gözleri ve düşünceleriyle bu sonsuz Evren hakkında ne kavrayabilmişse bütün bildiği de o kadardır. Eğer üzerinde düşünülecek olursa, hiç kitap okumamış olmak bize garip gelecektir. Issız Arabistan çölünde kendi gözüyle görebildiği veya belirsiz bazı söylentiler yoluyla işittikleri dışında bir şey bilemezdi. Kendisinden öncekilerin ve kendisinden uzakta bulunanların bilgilerini de Muhammed için yok saymak gerekirdi. ...O orada, çölün derinliklerine gömülmüş olarak yapayalnızdır. Ve öylece büyümek zorundadır. Tabiat ve kendi düşünceleriyle başbaşa.”(91-92)

 

Safi samimiyet: “Hakkında pek çok şey söylenmiş olmakla birlikte Muhammed zevk düşkünü bir insan değildi. Eğer onu birtakım aşağılık zevk ve duyguların, hatta herhangi bir hazzın tatminini kendine gaye edinmiş adi bir zevk düşkünü olarak görürsek büyük bir hataya düşmüş oluruz. Son derece sade bir ev hayatı vardı Muhammed’in! Bütün yiyip içtiği arpa ekmeğinden ve sudan ibaretti. Bazan aylar boyu ocağında ateş yandığı olmazdı. Çoraplarını kendisinin onardığı, hırkasını kendisinin yamadığı haklı bir gururla kaydedilir. Muhammed hep çalışıp çabalayan yoksul bir adamdı, aşağılık insanların amaçları onu hiç ilgilendirmezdi. Bence o hiç de fena bir adam değildi! Onda herhangi bir hırstan çok daha yüce bir şeyler vardı. Yoksa yirmi üç yıl onun buyruğunda, onunla omuz omuza dövüşen o vahşi Araplar ona böylesine saygı gösterirler miydi? Bunlar sık sık birbirleriyle çatışan, yırtıcı bir coşkunlukla birbirlerine düşen vahşi insanlardı. Gerçek bir yetenek ve yiğitliğe sahip olmayan kimse onları yönetemezdi. Ona Peygamber mi diyorlardı? Evet! Karşılarında apaçık duran, hiçbir sır perdesiyle örtülü olmayan, herkesin gözü önünde hırkasını yamayan, savaşan, görüşmelerde bulunan bu adama Peygamber diyorlardı. Kendisine ne isim verilirse verilsin, onun nasıl bir adam olduğunu elbette ki görmüşlerdi. Başında taç bulunan hiçbir imparator kendi eliyle yamanmış hırka giyen bu adam kadar saygı görmemiştir! Yirmi üç yıllık çetin bir deneme boyunca ona kesinlikle itaat edilmiştir. Böyle bir imtihandan ancak gerçek bir Kahraman başarıyla çıkabilir.”(118)

 

Riyanın Yokluğu “...Ben Muhammed’i riyadan tamamen arınmış bir insan olduğu için severim. .. Gösteriş ve kibirden hoşlanmaz, ama aşırı tevazuu da sevmez. Kendi elleriyle onardığı hırkası ve papuçlarıyla olduğu gibi görünmeyi sever. Bütün İran Şahlarına, Yunan Krallarına neyi yapmaları gerekiyorsa, onu açıkça söyler. Kendini bilen bir insandır. Bunun için kendini herkese yeterince saydırır. Bedevilerle yapılan ölüm-kalım savaşında vahşi, kanlı olaylardan kaçınılamaz. Ama yine de böyle bir savaşta bile bağışlama, acıma gibi soylu davranışlara rastlanır. Muhammed bu davranışların ne birincisini mazur göstermeye çalışır, ne de ikincileri için övünür. Onların her biri de kendi hür iradesinin bir ürünü, o anda yapılması gereken davranışlardır. O bir yüze gülücü veya işini gördürmek için tatlı dil kullanan insanlardan değildir. Gerektiğinde şiddet göstermesini bilir ve açık sözlüdür. Tebuk Savaşından sık sık söz eder: “Adamlarının büyük bir kısmı havanın sıcaklığını ve hasat mevsiminin gelmiş olduğunu öne sürerek düşmanın üzerine yürümek istememişti. Muhammed bu olayı hiç unutmamıştır. Hasat mı? Bu bir günlük iştir. Bütün Ebediyet süresince alacağınız hasat ne olacak? Havanın sıcaklığına gelince, evet hava sıcak olmasına sıcaktır. Ama Cehennem daha da sıcak! Bazan da acı, fakat alaycı bir dille konuşur. İnançsızlara şöyle der: Mahşerde, yaptığınız işlerin en adil bir şekilde hesabını vereceğinizden şüpheniz olmasın. Bunlar dikkatle ölçüye vurulacak, hakkınız yenmeyecektir!... Muhammed her yerde gözünü gerçeğe diker, onu görür, yürekten hisseder. Ve onun yüceliği karşısında dili tutulmuş gibi olur. ‘Şüphesiz’ der. Bu kelime Kur’an’da bazan başlı başına bir cümle anlamında kullanılmıştır: ‘Şüphesiz’. (119-120)

 

Davasındaki Ciddiyeti: “ Muhammed’de amatörce bir ilgiye rastlanmaz. Bu onun için bir Kurtuluş, bir zaman ve Ebediyet davasıdır. Onu son derece ciddiyetle ele alır. Amatörce ilgi, faraziye, nazariye, gerçeği amatörce arayış, gerçekle oynayıp cilveleşmek: Muhammed için bu büyük bir günahtır, düşünülebilecek bütün günahların anasıdır. Böyle bir durum insanın yüreğinin ve ruhunun Gerçeğe açılmamış oluşundan, insanın boş bir gösteriş içinde yaşamasından doğar "(120).

 

Şehvet İddiasının Reddi: “ Muhammed bu nikahlı velinimetiyle (Hz. Hatice) sevgi ve sükunet dolu bir evlilik hayatı yaşamış ve sadece onu sevmiştir. Gençlik çağlarını böylesine müstesna, böylesine sakin ve mütevazi bir şekilde geçirmiş oluşu, onun bir sahtekar olduğu nazariyesini büyük ölçüde baltalar. Kırk yaşına gelinceye kadar ilahi bir görev aldığından hiç söz etmemiştir. Kendisine atfedilen-gerçek veya gerçek dışı- bütün düşkünlükler, Muhammed elli yaşına geldikten ve Hatice öldükten sonra başlar. Buna göre, o zamana kadar Muhammed’in bütün “ihtirası” dürüst bir hayat geçirmekten ibaretmiş. İyi bir şöhret ve onu tanıyanların kendisi hakkındaki iyi kanaatleri o tarihe kadar ona yetiyormuş. Yani, “dünya nimetlerinden yararlanmak” için yaşlanmayı, gençlik ateşinin sönmesini ve dünyanın kendisine bir iç huzurundan başka verecek bir şeyi kalmamasını beklemiş ve sonra da artık tadını çıkaramayacağı bir zevki elde etmek için bütün geçmişini ve karakterini inkar edercesine sefil bir şarlatan olmuş!.. Ben kendi hesabıma böyle bir şeye katiyen inanmam.”(93-94)

 

"İslam fıtrat dinidir: “ ‘Eğer İslam buysa” der, Goethe, “biz hepimiz İslamı yaşıyoruz.’ Evet, manevi bir hayata sahip olan herkes İslam’ı yaşıyor. Bir insan için en yüce bilgelik Zorunluğa baş eğmek değildir, -zira Zorunluk karşısında bunu nasıl olsa mecburen yapacaktır-, Zorunluğun gerektirdiği kaçınılmaz şeyin en akıllıca, en iyi ve en çok istenen şey olduğunu bilmek ve buna inanmaktır. Tanrı’nın bu büyük dünyasını kendi küçücük beyniyle ölçmek gibi çılgınca bir hevesten vazgeçmek, onun ölçülmez bir şey olduğunu kabullenmekle birlikte, adil bir Yasa’nın varlığına ve bunun özünün, ruhunun İyi olduğuna gerçekten inanmak.. Buradaki, bunun içindeki kendi rolünü bu Genel Yasa’ya uymak ve onun hükümlerini tevekkülle, sessizce, sorgusuz-sualsiz itaat etmekten ibaret saymak... Bence şimdiye kadar bilinen tek gerçek ahlak budur. Bir insan ancak bütün sathi kuralları, geçici görünüşleri, kar ve zarar hesaplarını bir yana bırakarak dünyanın bu köklü ve büyük Yasa’sına uyduğunda dürüst, yenilmez, faziletli ve başarılı olabilir. Ve ancak bu büyük ana Yasa ile işbirliği ederek zafere ulaşabilir.” (97-98)

 

İslam kılıç zoruyla mı yayıldı ? " Muhammed’in, Dinini kılıcın gücüyle yayması hakkında çok şey söylenmiştir. Fakat bu hiç şüphesiz, kendisini barışçı bir yolla, sadece vaiz ve telkinle yaydığı için övündüğümüz Hıristiyanlık kadar soylu bir vasıtadır. Çünkü eğer bu vasıtayı bir dinin hak veya batıl oluşu için bir ölçü olarak ele alırsak büyük bir hataya düşmüş oluruz. Evet, kılıç! Ama kılıcı nereden buluyorsunuz? Her yeni fikir başlangıçta bir kişiden ibaret bir azınlığın malıdır. Sadece bir tek insanın kafasında tutunabilmiştir. Koca dünyada ona bir tek kişi inanıyor: Bütün insanlara karşı bir kişi! Bu adamın eline bir kılıç alarak fikrini onunla yaymağa çalışması pek işe yaramaz. Fakat önce kılıcı bulmak gerekir. Kısacası, bir fikir nasıl olursa öyle yayılır. Eline bir kılıç geçirdiğinde Hıristiyan dini de onu kullanmaktan çekinmemiştir. Şarlman’ın, Saksonları Hıristiyan yapışı vaiz yoluyla olmamıştır. Ben bu kılıç meselesiyle pek ilgilenmem. Zira bu dünyada bir şeyin kendi varlığı için kılıçla, sözle veya tedarik edebileceği diğer herhangi bir araçla savaşmasını hoş karşılarım. Bırakalım da vaiz versin, risaleler yayınlasın, dövüşsün, var gücüyle çabalasın, gagasını ve tırnaklarını veya nesi varsa onu kullansın. Ama ne yaparsa yapsın, sonunda neyi kazanmaya hakkı varsa sadece onu kazanabileceği muhakkaktır." (103-104).

 

İslamiyetin hakkaniyeti: “Bütün o Arap putperestliğinin saçmalıkları, Yunan ve Yahudi’nin tartışmalı teolojileri,gelenekleri ve incelikleri, rivayet ve nazariyeleri ve bütün bunların bitmez-tükenmez münakaşaları arasından, ölüm kadar, hayat kadar ciddi olan o saf ve samimiyet dolu yüreği, o derin tabii sezgisi ve görüşleriyle bu vahşi Çöl Çocuğu çıkmış, meselenin özüne nüfuz etmiştir. Putperestlik bir hiçtir. Tahtadan putlarınızı ‘yağ ve mumla parlatıyorsunuz, üzerlerine sinekler yapışıyor’. Bunlar tahta parçalarından ibarettir diyorum size! Onların size hiçbir yararı yoktur. Küfürle dolu, aciz korkuluklardan ibarettirler. İçyüzleri dehşet ve tiksinti yaratır. Bir tek Tanrı vardır. Yalnızca O’dur güçlü olan! Bizi yaratan O’dur. Bizi öldüren de yaşatan da O’dur: ‘Allah-u Ekber’. Biliniz ki, O’nun iradesi sizin için en hayırlı olanıdır. O irade sizin et ve kemikten yaratılmış bedeninizi ne kadar büyük acılara sokarsa soksun, siz yine de O’nu en hayırlı, en akıllıca şey olarak kabul edeceksiniz. Eğer çölün putperest vahşileri buna gerçekten inanmışlar ve onu ateşli yüreklerine bastırıp ibadete başlamışlarsa, bence bunda inanılmaya değer bir şey vardır. Hangi şekli altında olursa olsun, bu, bütün insanlarca inanılmaya değer tek şeydir. İnsan onun sayesinde Dünya Mabedinin baş rahibi olur. Dünyayı Yaratanın Buyruğu, İradesi ile uyuşur. Bununla işbirliği ederek, boş yere akıntıya kürek çekmez: Ben bugüne kadar Vazife’nin bundan daha iyi bir tarifine rastlamış değilim. Dünyanın gerçek eğilimine uymak doğru olan her şeyi kapsar. Bu sayede başarılı, iyi ve doğru yolda olursunuz. ..Önemli olan birtakım soyutlamaların, mantık önermelerinin doğru veya yanlış ifade edilmiş oluşu değil; gözle görülen, elle tutulan, kısacası gerçekten yaşayan kişilerin, insanoğullarının ona yürekten bağlanmalarıdır. İslam bütün bu boş, geveze mezheplerin varlığını sona erdirmiştir ve bence bunda haklıdır da. İslam doğrudan doğruya Tabiatın Bağrından çıkmış bir Gerçektir. Arap putperestlikleri, Suriye töreleri ve onun gerçekliği karşısında yetersiz kalan daha ne varsa hepsi de yanıp kül olmaya mahkumdular. Tıpkı ateş karşısındaki kuru odun parçaları gibi..." (107-108).

 

Şeriatın Ta’dili Hükümleri: “Onun göz yummak zorunda kaldığı düşkünlükler gerçekte onun eseri olmayıp, Arabistan’da çok eskiden beri uygulana gelen adetlerdir. Onun bütün yaptığı bunları birçok yönleriyle kısıtlamak ve mümkün olduğu kadar yasaklamak olmuştur. Onun dini hiç de kolay bir din değildir: çetin oruçlar, abdestler, katı ve girift kaideler, günde beş vakit namaz ve şarap içme yasağından oluşur. ‘Kolay bir din olarak başarıya ulaşmış’ değildir. Esasen hiçbir din veya dini dava bu surette başarıya ulaşamaz. İnsanların kolaylık, zevklere ulaşmak ümidi, dünya veya ahirette mükafatlandırılmak gibi basit saiklerle kahramanca işlere girişebileceklerini söylemek, onlara yapılabilecek en büyük iftiradır. En aşağılık insanın yüreğinde bile bundan daha asil bir şey vardır. ...İnsanın kolay bir hayat ve zevklerle elde edilebileceğini söyleyenler insana haksızlık etmektedirler. İnsan yüreğini asıl cezbeden güçlük, feragat, fedakarlık, şehidlik, ölüm gibi kavramlardır. Onun içindeki hayat verici ateşi bir kere tutuşturdunuz muydu, bütün aşağılık hesapları yakıp kül edecek bir aleve kavuşacaksınız. İstenen mutluluk değil, ondan çok daha yüce bir şeydir. Bunu en büyük zevk düşkünü, en gayesiz görünen zümrelerde bile ‘şeref anlayışı’ ve benzeri kavramlarda bulmak mümkündür.Bir din, kaba iştahları, aşağılık arzuları kışkırtarak değil, bütün gönüllerde yatan Kahramanlık duygusunu uyandırarak kazanabilir.” (117)

 

İslam ve Araplar: “ İslam, Arap kavmi için karanlıktan aydınlığa doğuştur. Arabistan onun sayesinde ilk defa canlılık kazanmıştır. Dünya yaratıldığından beri çöllerde başıboş dolaşan, kimsenin tanımadığı, çobanlıkla uğraşan zavallı bir kavim, inanılır bir sözle birlikte Gökten indirilen bir Peygamber-Kahramana kavuşuyor. Kimsenin tanımadığı kavim bütün dünyaya ün salıyor, dünya çapında büyüyor ve Arabistan bir yandan Granada’ya, öte yandan Delhi’ye kadar uzanıyor. Çevresine cesaret, ihtişam ve deha ışıkları saçarak yüzyıllar boyu dünyanın büyük bir kesimi üzerinde bir güneş gibi parıldıyor. Çünkü inanç, büyük, hayat veren bir şeydir. Bir kavim, inanç sahibi olursa verimli, yüceltici bir tarihe kavuşur. Bu Araplar, bu Muhammed denen insan ve o bir tek asır: değersiz, kara bir kum yığınından ibaret görünen bir ülkeye düşen bir kıvılcımdan, bir tek kıvılcımdan başka ne olabilir bu?” (126).

 

Hz Muhammed’in Risaletini Tasdik: “...biz Muhammed’i asla bir Batıl, bir tasannucu, zavallı ve haris bir entrikacı olarak görmek istemiyoruz. Onu bu şekilde düşünmemiz imkansızdır. Getirdiği o basit mesaj da gerçekti: bilinmez derinliklerden gelen ciddi ve belirsiz bir ses! Onun ne sözleri, ne de eserleri sahteydi. Batıl ve taklit değillerdi. Tabiat-ananın o geniş göğsünden fışkırmış ateşten bir Hayat külçesi! Dünyanın Yaratıcısı ona dünyayı tutuşturmasını emretmişti. Muhammed’e yüklenen kusurlar, noksanlar, samimiyetsizlikler gerçekten ispatlanabilmiş olsalardı bile onun hakkındaki bu temel gerçeği yıkamazlardı.”(s.83)

 

“Hayır! Bu parlak siyah gözlü, toplumu düşünen yüce ruhlu Çöl Çocuğunda şahsi ihtirasın ötesinde birçok düşünceler vardı. Sessiz, yüce bir ruh.O, dürüst ve ciddi davranmaktan kaçınamayan ender insanlardandı. Tabiat Ana onu samimi olmak üzere yaratmıştı. ..O kendi ruhu ve eşyanın gerçekliği ile baş başa kalmış bir insandı. .. o büyük Varoluş Muamması bütün dehşet ve ihtişamıyla karşısında parlıyordu. Hiçbir söylenti bu sözü edilemez gerçeği ondan gizleyemezdi: “İşte ben buradayım!”.. Böyle bir adamın sözü doğrudan doğruya Tabiatın Özvarlığının Sesi idi. İnsanlar bu sözü dinlerler. Dinlemeliler de. Başka hiçbir şeyi dinlemedikleri gibi. ...Çünkü bundan başka her şey, bununla kıyaslandığında boş laftan ibarettir. Ta eskiden beri bütün kutsal ziyaret ve seyahatlerinde bu adamda binlerce düşünce yaşamıştır: Ben neyim? İnsanların Evren adını verdikleri, içinde yaşadığım bu sırrına varılmaz Şey nedir? Hayat nedir, ölüm nedir? Hira Dağının, Sina Dağının sarp kayalıkları, vahşi ıssız çöller bu sorulara hiçbir cevap vermiyordu. Mavi pırıltılarla yanan yıldızlarıyla başının üzerinde sessizce uzanan o büyük Gökyüzü de bunlara cevap vermiyordu. Hiçbir cevap yoktu. Bu sorulara ancak tanrı ilhamıyla dolu olan insanın kendi ruhu cevap verebilirdi.”(94-95)

 

"İhtiras? Bütün Arabistan bu insana ne verebilir ki? Yunanlı Heraklius’un tacı, İran Şahlarının tacı ve dünyadaki bütün taçlar onun için ne ifade eder ki? Onun işitmek istediği şeyler yeryüzüne değil, yukarıdaki Cennete ve aşağıdaki Cehenneme aittir. Bütün taçlar ve saltanatlar birkaç yıl içinde nerede olacaklardır? Mekke veya Arabistan Şeyhi olmak ve eline yaldızlı bir tahta parçası almak insanı kurtarmaya yeter mi? Eminim ki hayır! Muhammed’in bir sahtekar olduğu faraziyesini inanılması imkansız olduğu için tamamen bir kenara iteceğiz. Hatta bu inanmak bir yana hoş görülecek bir iddia dahi değildir ve bize yakışan onu kesinlikle reddetmektir.” (96)

 

“Novalis, ‘En büyük mucize Tanrı’yı haber veren İnanç değil midir?’ der. Muhammed’in bu büyük gerçeğin (vahy hakikati) aleviyle tutuşmuş ruhunun bu olayda önemli bir şey, daha doğrusu önemli olan tek şeyi sezmiş olması çok tabiidir. Tanrı ona gerçeği ilham etmek ve onun ruhunu ölümden, karanlıklardan kurtarmakla ona eşsiz bir şeref vermiştir. Öyleyse o da aynı şeyi diğer yaratıklara yapmakla görevlidir: ‘Muhammed Tanrı’nın peygamberidir’ sözü işte bunu anlatmaktadır ve gerçekten anlamlı bir sözdür.” (98-99)

 

Bu satırlar; bu coğrafyada yaşadığı,bu kültürde doğup büyüdüğü halde bunlardan bihaber olanların, daha da kötüsü İslam'dan ve Hz.Muhammed'den bahsedilince en halim selimlerinin bile "al görmüş boğaya" döndüğü talihsiz, "kaybedilmiş neslimizin" kulaklarına küpe olsun..

 

Tarih boyunca hiçbir insan, O'nun kadar sevilmedi.Hiçbir faninin ardından O'nun ölümünün ardından çekilen acı gibi bir acı çekilmedi.Hiçbir insan, ölümünün ardından bunca asır geçmesine rağmen, O'nun kadar gönülleri fethetmedi,kalblere girmedi.Salat ve selam O'na, tertemiz Ehl-i Beytine ve Ashabına olsun.