« Önceki |

3/6/2006

İbn Haldun

İbn-i Haldun kimdir? İbn-i Haldun, M.1332 yılında Tunus'ta dünyaya gelen bilim, düşünce, edebiyat ve siyasetle yakından ilgilenmiş olan eski ve soylu bir ailenin çocuğudur. İlk öğreniminden sonra aydın bir kişi olan babasının yakın ilgisi sayesinde seçkin hocalardan fıkıh, hadis, tefsir, akaid, mantık, felsefe, matematik, tabiat bilimleri, dil bilimleri, şiir, edebiyat gibi dinî ve din dışı alanlarda çok iyi bir öğrenim gören İbn-i Haldun Tunus, Fas, İspanya'da Beni Ahmer Devleti'nde, Mısır'da üst düzeyde görevlerde bulunmuş ve dersler vermiştir. Felsefeci, tarihçi ve sosyolog olan İbni Haldun, temel eseri Mukaddime'de de İslam Medeniyetinin ve insanlığın, tarihi ve sosyolojik meselelerini ele almıştır. İbn-i Haldun'un düşüncesi  ile ilgili yazılmış -benim okuduğum- iyi bir çalışma olarak bu kitabı önerebilirim.

 

Durduk yere İbn-i Haldun da nereden çıktı diyebilirsiniz. Efendim, Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr.Tahsin Görgün bugünkü Zaman Gazetesi'nin yorum sayfasında, büyük İslam düşünürü İbn-i Haldun'un vefatının 600. yılı anısına bir makale kaleme almış. Yazıda İbn-i Haldun'un  düşüncesinin değerlendirilmesinin yanı sıra İslam düşüncesinin, Gazali'nin yaptığı felsefe eleştirisi sonrasında, durgunluğa itildiği tezinin yanlışlığı da vurgulanmakta.

 

Asıl amacım bu yazıyı sizlerle paylaşmak. İbn-i Haldun ile ilgili kalem oynatmak haddime değil. Ama en azından bu konularda yazılmış yazıları, kitapları çeşitli vesîlerle paylaşmak suretiyle, belki  geleneğimizin düşünce devlerinden ve neler söylediklerinden haberdar olmayanların dikkatini bu noktalara çekmeyi sağlayabilirim. Düştüğümüz yeri bilmemizi, kalkmamızın olmazsa olmaz şartı olarak gördüğümden, geleneği yeniden okumaya tutmamızın elzem olduğuna inanıyorum. Bu amaçla yine ilgili makalenin altında belirtilmiş, TDV İslam Araştırmaları Merkezi'nin bu büyük düşünürün vefatının 600. sene-i devriyesi vesilesi ile 3-4 Haziran 2006 tarihleri arasında “Geçmişten Geleceğe İbn Haldun, Vefatının 600. Yılında İbn Haldun’u Yeniden Okumak” başlıklı uluslararası bir sempozyumunun duyurusunu gecikerek de olsa yapmış olalım. Bilgi için bakınız.

 

Prof. Tahsin Görgün'ün,  Zaman gazetesinin yorum sayfasında "[Vefatının 600. yıldönümü anısına] Büyük İslam sosyoloğu: İbn Haldun" başlıklığıyla yayınlanan yazısını  aşağıya alıntılıyorum:

 

"Tarihte yaşamış ve yaşadıktan sonra unutulmayan insan sayısı, genel olarak insanların sayısına bakılacak olursa, çok sayılmaz. Ancak İslam tarihi bu açıdan, başka dinler ve medeniyetlere göre, oldukça zengindir.

 

Bu zenginlik sadece vefa borcu ile alakalı olmayıp her şeyden önce klasik dönemdeki ilim öğrenme ve öğretmenin hem formu hem de muhtevasını işaret eden “sened” ile alakalıdır. İnsanlar ilmi, özellikle kendileri için dünya ve ahiret saadetini sağlayacak olan ilmi, bilenden öğrenmekte; bu bilenler zinciri de nihai olarak ilmini doğrudan Cenab-ı Hakk’tan alan Peygamber Efendimize ulaşmaktaydı. Bu zincirin koptuğu veya zayıfladığı dönemler, Müslümanların zaafa düştükleri dönemlere tekabül etmekte veya Müslümanların senedi koparmaları, onların “zaafa” düştüklerinin alameti olmaktaydı. Yunus Emre bir şiirinde, “yani er koptu erden, elin çekmez murdardan, Deccal çıkacak yerden, ne sarp zaman olısar” derken, tam da bunu ifade etmekteydi.

 

Bu tavrı eserinde sistematik olarak ortaya koyan ve İslam tarihinde ilmin sadece felsefesini değil, böylece sosyolojisini de yapan düşünür, İbn Haldun’dur. İbn Haldun, 27 Mayıs 1332 tarihinde Tunus’ta doğmuştur. Aslı Yemen’in Hadramut bölgesindendir. Dedeleri çok önceleri Yemen’i terk ederek Endülüs’e yerleşmiş; oranın toplumsal ve ilmi hayatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kendisi de oldukça maceralı bir hayattan sonra 17 Mart 1406 tarihinde Kahire’de vefat etmiştir. (1)

 

İbn Haldun İslam düşüncesinin ve onun mühim bir parçası olan Türk düşüncesinin önemli temsilcilerinden birisidir. Önemli temsilcilerinden biridir, çünkü hem kendisinden önce hem de kendisinden sonra çok sayıda düşünür yetişmiş; önemli eserler vermiş ve talebeler yetiştirerek, “senedi” muhafaza etmişlerdir. İbn Haldun da, bütün bir İslam tarihi dikkate alındığında, alimler zincirinin bir halkasıdır ve o şekilde bilinmiştir. İbn Haldun özellikle Osmanlı uleması tarafından benimsendiği için, onu aynı zamanda Türk düşüncesinin bir unsuru olarak görmek gerekmektedir. Türkiye’de müşahede ettiğimiz İbn Haldun ilgisi de bunu doğrulamaktadır.

 

İslam dünyasının büyük düşünürü

 

İbn Haldun, özellikle Türkler tarafından takdir edilmiş; kendisinin üstlenerek sürdürdüğü ve fikirlerinin esasını teşkil eden ve Maveraünnehir düşüncesini sürdüren büyük Türk düşünürleri tarafından dikkatlice takip edilmiş, okunmuş, incelenmiş ve değerlendirilmiştir. İbn Haldun’un en mühim ve abidevi eseri olan Mukaddime’nin altı kitabından ilk beşi dünya dillerinden ilk olarak Türkçeye Pirizade Mehmed Sahib Efendi tarafından 1731 yılında tercüme edilmiştir. Pirizade’nin tercümesi, İtalya’da benzer bir konuda, planı ve muhtevası Mukaddime’ye epeyce benzeyen “Scienza Nuova” isimli bir eser yazmış olan Giambattista Vico’nun eseri ile aynı döneme denk düşmektedir. Vico da eserinin ilk baskısını aynı yıllarda yapmış olmakla birlikte, daha sonra üzerinde biraz daha çalışarak nihai şeklini vermiş ve 1744 yılında bugünkü hali ile neşretmişti. Bu eserde Vico, İbn Haldun’un üç yüz yıldan daha fazla bir zaman öncesinde dile getirdiğine benzer bir şekilde, manevi ve tarihi ilimlerin, daha başka bir ifade ile insanın kendi yaptıklarının, insanlar tarafından daha iyi bilineceği tezinden hareketle, insan ilimlerinin tabii ilimlerden daha kesin ve daha fazla dikkate değer olduğunu savunmuştu. Bu tezinden dolayı ona Batı dünyasında genellikle “manevi veya tarihi ilimlerin kurucusu” gözüyle bakanların sayısı hiç de az değildir. Pirizade’nin tercümesi, klasik Osmanlı ulemasının yaptığı tercümeler gibi, kelime kelime bir tercüme olmayıp, kitabın bir tür yeniden telif edilmesi şeklindedir. Daha sonra eseri Fransızcaya tercüme eden Baron de Slane, yaptığı tercümenin doğru olup olmadığını Pirizade’nin tercümesinin Münih’te bulunan bir yazma nüshasını inceleyerek tahkik ettiğini ifade etmektedir. Pirizade’nin eserinin yazma nüshasının Münih’e nasıl ulaştığını henüz tespit etmiş olmamakla birlikte, bu tercümenin, Mukaddime’nin nasıl anlaşıldığının önemli bir alameti olduğu gibi, aynı zamanda daha sonra Doğu’da ve Batı’da gerçekleşen birçok gelişmenin de öncülüğünü yaptığını söylemek mümkündür. Bu öncülükte Türklerin özellikle Mukaddime ile yakından ilgilenmelerinin önemli bir payının olduğunu söylemek gerekmektedir. Bu konuda Mukaddime’nin çok sayıda yazmasının Türk kütüphanelerinde bulunması da, yeterince fikir vermektedir.

 

“Kendi gök kubbesindeki tek yıldız”

 

İbn Haldun hakkında çalışan birçok araştırmacı onun öncüsüz ve öncesiz bir iş yaptığını; hatta onun Cemil Meriç’in ifadesi ile “kendi gök kubbesindeki tek yıldız” olduğunu iddia etmiştir. Bu iddia genellikle Ebu Hamid el-Gazali (öl. 1111) sonrasında Müslümanlar arasında, özellikle onun felsefe eleştirisinin etkisi ile, düşüncenin gelişmesinin durduğu; hatta 12. asırdan sonra genel olarak İslam Medeniyeti’nin bir duraklama sürecine girdiği iddiası ile birlikte dile getirilmektedir. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalarda, Gazali’nin felsefe eleştirisinin, zannedildiğinin aksine düşünceyi engellemek yerine, İslam düşüncesinin daha da fazla felsefi bir muhteva kazanmasını sağladığını ortaya koymuştur. Bu çerçevede özellikle Fahreddin er-Razi ve onun talebelerinden oluşan ve kısaca “muhakkikun” denilen büyük düşünürler grubunu hatırlamak yeterlidir. Her birisi kendi başına büyük bir düşünür olan Adudiddin el-İci, Sa’deddin et-Teftazani ve Seyyid Şerif el-Cürcani yanında Devvani ve sırf Grek filozoflarını kendi orijinal dillerinde okumak için Grekçe öğrendiği rivayet edilen Amidi, Gazali sonrasında, onun eleştirileri ışığında felsefi düşünceye katkıda bulunan yüzlerce büyük düşünürden sadece birkaçıdır. İbn Haldun da, Gazali sonrası gelişen ve zirvelerinden birisini Molla Fenari’de bulacak olan düşünürler arasında yerini almış ve bu sebeple, yaşadığı döneme bakıldığında yalnız kalmış ve tek başına bir şekilde yetişmiş bir düşünür olmayıp, yaşadığı asırda kendisi ile birlikte yaşayan çok sayıda önemli düşünürden birisi olarak, İslam düşüncesi tarihindeki mümtaz yerini almıştır.

 

İbn Haldun, eserinde Maveraünnehir’de büyük âlim Fahreddin er-Razi etrafında ve ona bağlı olarak geliştirilen metafiziği toplum alanına tatbik ederek, tarihte ilk defa toplumu bilimsel olarak inceleme imkânını ortaya koymuş; aynı geleneğe bağlı olan Osmanlı düşünürleri tarafından da, herhangi bir sorun olmadan anlaşılmıştır. İbn Haldun tarihte ilk defa toplumu kendi başına müstakil bir konu olarak ele almış; daha önce özellikle filozofların bu alanda yaptıklarını, olanı ortaya koymaya çalışmak yerine, olması gerekeni ifade etmeye yönelmelerinden dolayı yetersiz bulmuştur. Olanı ne ise o olarak en genel düzeni içerisinde kavramaya çalışmaya metafizik denildiği hatırlanacak olursa, İbn Haldun’un toplumu tam da bu anlamda araştırmaya konu yaptığı, yani “var olması bakımından toplumu” tarihte ilk defa ele aldığını söylemek mümkündür.

 

Tarihin bilinen ilk sosyoloğu...

 

Onun meseleyi ele alırken sık sık tarihten ve hayatın içinden misaller vermesi ve bu anlamda “sosyolojik” tahliller yapması, birçoğunun onun sosyolojik bir çalışma yaptığını düşünmesine; aynı şekilde toplumsal hayatın bir boyutu olarak iktisadi ilişkilere özel ehemmiyet vermesi ve bu hususu büyük bir dikkatle incelemesi, onun eserinde “iktisat” ilmini yaptığının düşünülmesine sebep olmuştur. Benzer bir şekilde bazı araştırmacılar onun “tümevarımcı” bir yöntem kullandığını, eserindeki bazı örnekleri dikkate alarak, söylemişlerdir. Genel olarak toplum ile ilgili olan hemen bütün ilimler ve bunların gelişmesini inceleyenler, İbn Haldun’da öncülerini görmüşlerdir. Sosyolojiden başlayarak sosyal psikoloji, siyaset bilimi, iktisat bilimi, bilgi ve bilim sosyolojisi, tarih bilimi ve tarih metodolojisi yanında tarih felsefesi gibi çok sayıda alanın, kendilerinin öncüsü olarak İbn Haldun’u takdim etmeleri buradan kolayca anlaşılabilir. Hakikaten İbn Haldun, bunların hepsini haklı çıkaracak gerekçeleri önemli eseri “Mukaddime”de ve diğer eserlerinde zengin bir şekilde takdim etmektedir. Ancak İbn Haldun, bir metafizikçiden beklendiği gibi, ilgili olduğu bütün konuları, muhtelif misallerle açıklarken, bu misalleri mümkün kılan esası tespit etmeye yönelmiş; kendisinden önce kimsenin ilgilenmediği bu alanı bir metafizik olarak, kendi ifadesi ile “hikmet’in bir parçası” olarak, tedvin etmiş ve buna da “umran ilmi” adını vermiştir. Umran ilmi sadece toplumsal hayatı değil, toplumsal hayatın var oluş zemini yanında (usul), onun içinde geçtiği temel kategorileri (kavaid) de kendisine konu edinirken, asıl amaç olarak olup biteni (havadis) anlaşılır hale getirmek ve geleceği de bu çerçevede, bir imkan tasavvuru içerisinde şekillendirmeye yönelmeyi mümkün kılmak olarak belirlemiştir. Bu sebeple onun eserinde bulunan ifadeleri metafizik, bilimsel ve olaylar seviyesi olmak üzere en azından üç ayrı seviyede okumak, doğru anlaşılmaları için zaruri gözükmektedir. İbn Haldun ile ilgili dile getirilen birçok iddiaya, genellikle bu seviyelerden biri ile irtibatlı olduğu için, hemen yanlış demek doğru olmamakla birlikte, doğruyu tam olarak ifade etmedikleri söylenebilir.

 

İbn Haldun bu sebeple hem sosyolog, hem sosyal psikolog, hem bilgi ve bilim sosyoloğu, hem tarihçi, hem tarih felsefecisi, ….. hem iktisat biliminin kurucusudur. Ancak onu bunlardan sadece biri ile nitelendirmek, en iyi ihtimalle, eksik olacaktır."

 

 

(1)- Hayatı, eserleri, düşüncesi ve hakkında derli toplu bir bibliyografya için bakınız: “İbn Haldun”, DİA (TDV İslam Ansiklopedisi), Cilt XIX, s. 538-555 ve XX, s. 1-12

 

25/5/2006

"En büyük asker bizim asker"

Bugün çok duygulu bir atmosfer yaşadım. Çok sevdiğim bir arkadaşımın kardeşini askere uğurladık. Gerçi teslim zamanına daha var ama uğrayacağı başka şehirler ve bitirmesi gereken işleri olduğu  için taze doktor kardeşimizle biraz erken vedalaşmak durumunda kaldık.

 

Öğleden sonra otogara geldiğimizde ortalık ana-baba günüydü. Mayıs tertibi normal  asker sevkiyatı  ile çakıştığı için otogarın tamamı askerdi. Askerimizi unutup, etrafı gözlemlemeye başladım.  Her çeşit insan vardı. Varoşlardan, civar köylerden, sosyetik semtlerden anne baba ve diğer akraba-i tâlukat evlatlarını uğurlamak için yerlerini almışlardı. Askerler de çeşit çeşitti haliyle. Doktorundan, tamirci kalfasına, tezgahtarından çok lüks bir jeeple  gelen sosyete çömezine kadar çeşit çeşit asker. Tam bir kozmopolit ortamdı. Bir Türkiye fotoğrafıydı karşımda olan.

 

Annelerin kimisinin elinde Yasin cüz'ü, kimisinin elinde tespih, kimisin de dudaklarında dualar vardı. Tabii ki gözlerinde de yaşlar. Çocuklarını askere "Peygamber ocağına" gönderiyorlardı. Bir yandan da davullar ve zurnalar çalmaya başladı. Taze askerler halay çekmeye koyuldular. Sanki düğüne gidiyormuş gibi. Etrafıma baktım; annelerin çok büyük çoğunluğu başörtülü/türbanlıydı. (Bu ikisinin farkını hala  anlayamadım) Aklıma;  biricik evlatlarını askere düğüne gönderir gibi gönderen, davul-zurna gibi  geleneksel bir "mutlu gün" sembolünü uzun bir hasret dönemi öncesinde coşkuyla kullanan, bir yandan da dillerinde dualar, gözlerinde yaşlarla  "peygamber ocağı" na evlat verme gururunu yaşayan insanlarımıza reva görülen muamele geldi. Bu çocuklar zorunlu askerlik için başörtülü annelerinden dolayı muaf tutulmuyorlardı ama en basit rütbe olan uzman çavuşluk başvurusu için kendilerinden annelerinin "başı açık" fotoğrafı isteniyordu. Başı açık fotoğrafı "birşekilde" halletse bile arşiv araştırmasında başörtülü bir annenin çocuğunun olumlu not alması ve uzman çavuşluk dahil herhangi bir rütbede muvazzaf asker olması hemen hemen imkansızdı. Birden içimin kavrulduğunu hissettim,  garip bir burkulma sardı bedenimi, gözlerim doldu.

 

Nihat Genç "Türk milleti Fevzi Paşa'dan sonra ordusuna küsmüştür" demişti bir söyleşisinde. Ama buradaki  tam tersi bir manzaraydı bence. İnsanlar bırakın orduya küsmeyi kendilerine bu muameleyi yapanlara bile küsmemişlerdi sanki. Küsmüş olsalar bu coşku ne ile açıklanabilirdi ki?  Küsen onlar değil de kendilerine bu muameleyi yapan zihniyet miydi acaba? Bu meseleyi sağlıklı bir biçimde düşünüp bir yere oturtmak zor. Çünkü bir noktadan sonra akıl ve mantık bu sorunun içinden sıyrılıp gidiyor. Çünkü mantıkî bir düşünme biçimi ile bu durumu anlayamıyoruz. Neden böyle olduğunu düşünsek, bu halkın çoğunluğunu oluşturan insanlara yine bu halkı korumakla görevli kendi ordusunun; kendi evlatlarından müteşekkil ordusunun,  niçin böyle davrandığını sürekli sorsak da bir cevap bulamıyoruz. Bulduğumuz cevaplara da inanmak istemiyoruz; çünkü cidden bu cevaplar bize acı veriyor.

 

Otobüsler kalkmaya başlayınca gözyaşları alkışlara karıştı. Gözyaşlarım artık gözlerime sığmıyor taşmaya çalışıyordu, kendimi zor tutuyor, dudaklarımı ısırıyordum.

 

Bu halet-i ruhiye ile arabama giderken  bir ses yankılanıyordu kulaklarımda : "En büyük asker bizim asker, melekler seni korur asker"

 

 

20/4/2006

Suudizm

Daha önce bu blogda Suud yönetiminden  Riyad'dan Utanç Duvarı başlıklı yazı dolayısıyla bahsetmiştim.Bugün Yenişafak'ta İbrahim Karagül'ü okurken ,Vehhabiliğin acı yüzünün Suud Hükümeti eliyle nasıl tezahür ettiğini birkez daha gördüm.Artık Vehhabiliğin tepkisel muhalefetini aşan bir tarzda; daha çok, benim Suudizm dediğim bir biçime dönüşen bu anlamsız şirk saplantısının son cevherlerini  İbrahim Karagül'ün yazısında okuyabilirsiniz. Ecdadımızın şerefle taşıdığı Hâdimu'l-Harameyn sıfatındaki inceliği bilemeyip daha düne kadar  kullanmayan Suudiler önceleri kendilerine Hâkimu'l-Harameyn diyorlardı. Yavuz'un yüzyıllar öncesinden kullandığı o şerefli ünvanı ise daha birkaç onyıldır kullanmaya başladılar.

 

Mekke ve Medine'deki 15 asırlık Peygamber hatıralarını bir bir temizleyip yerlerine beşyıldızlı oteller ve modern alışveriş merkezleri gibi ucubeler diken Suudiler bu tahribatlarını akılalmaz boyutlara ulaştırdılar. Karagül yazısında şöyle diyor :

 

Bin dört yüz yıl öncesinden günümüze kalabilen mirasın yıkılması, ortadan kaldırılması ve yerlerine oteller, lüks apartmanlar, alışveriş merkezleri yapılması vicdanları sızlatmıyor mu? İslam'ın kutsal beldesi Mekke'nin Dubai'ye dönüştürülmesi, tarihi mekanların yıkılıp yerlerine gökdelenlerin kurulması, Hz. Peygamber'in yakınlarına ait evlerin ve camilerin yok edilmesi nasıl bir zihniyet?

 

Bu zihniyetin nasıl bir zihniyet olduğunu biz çok iyi biliyoruz. Ama bizi asıl üzen Müslümanların tepkisizliği. İşte buna bir türlü anlam veremiyoruz. Mustafa İslamoğlu, Suudilerin bu pervasızlıklarını eleştirdiği bazı yazılar yazmıştı.( 1 - 2 - 3 -  ) Bu kıyımlara yüreği yanan  müslümanlara Mustafa İslamoğlu'nun linklerini verdiğim yazılarını okumalarını tavsiye ederim.

 

Ve Hayrettin Karaman'ın "Niçin Yıkıyorlar" başlıklı yazısı da bu konuda okunacak yazılar arasında..

 

20/4/2006

Edebiyatın Zerafeti ve Na't

Veladet Gecesi geçti ama Efendimiz(sav)'i  anma coşkusu, anlama ihtiyacı hiç geçmeyecek. İskender Pala o nefis ve edebi üslubuyla "Efendiler Efendisine İltica" başlığı ile harika bir yazı yazmış. Şöyle başlıyor yazıya :

 

Bütün çiçeklerin içinde bir çiçek (gül), bütün taşların içinde bir taş (yakut), bütün insanlar içinde bir insan (peygamber) o. Şairin dediği gibi,

 

Muhammedün beşerün lâ ke’l-beşer / Bel hüve yâkâtün beyne’l-hacer

 

Mânâ: Muhammed elbette beşerdir, ama sıradan bir beşer gibi değildir. Belki taşlar arasında yakut ne ise, insanlar arasında Muhammed de odur. Sevginin damıtılmış, süzülmüş, rafine muhatabı olarak sevilen (maşuk), estetik sevgi imbiğinden geçirilip Müslümanların kalbine süzülen aşk (Muhammed).

 

Neler söylenmedi onun hakkında, neler yazılmadı. Yazmakla bitirilemedi ve bitirilemeyecektir de. Bütün söz ustaları kalemleri ellerine aldılar, adına na’t dediler onu anlattılar; tazarru dediler, ona iltica ettiler. Siyer dediler hayatını söylediler, şemail dediler vasıflarını sayıp döktüler. Hilye yazdılar yakınlıklarını ifade için, mi’raciye dizdiler şanını tebcil için. Adına gül dediler ve besteler yaptılar gül terennümünde, ilahiler söylediler gül deminde. Na’tî diye mahlas kullandılar, divanlar doldurdular; adını anarak başladılar mesnevilere bir bakışına mazhar olmak için. Aherli kağıtlara döküldü bin bir harf düz ve eğik, Rasul’ü yazmak için yarıştı gubari ile şikeste ta’lik. Hamdullah’tan Hâmid’e harf başına Muhammed diye yazdı divitler; Levnî’den Osman’a tel tel renk verdi maviler ve çivitler. Onun içindir ki ne yana baksa Rasul’den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Rasul’ü özler, geceler ve gündüzler. Eşya ve varlık Rasul için vardır ve Rasul, elbette eşya ve varlık kadardır. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Rasul’ün gül yanağından alır ilhamını. Kağıt, kalem ve kitap... Söz, kelam ve hitap... Kimiler gül deyip ömür boyu gülerler; kimiler gül deyince gül uğruna ölürler.

 

Muhammed, benim Efendim.

 

Edebiyatın o eşşiz zerafeti ile gönülleri coşturan Peygamber sevgisinin birleşimini İskender Pala' nın köşesinden mutlaka okuyun derim.

 

 

18/4/2006

Padişahın İşi ne !!??

Mustafa Akyol'un sitesinde çeşitli başlıklar altında sık sık tartıştığımız dostum Müzmin Anonim çok güzel bir padişah hikayesi anlatmış. O kadar güzel bir hikaye ki linkini vermekle yetinmeyip buraya alıntılamak istiyorum. Bu tür hikayeleri dinleyince aklıma hep çoğunuzun bildiği Mevlana ile Şems 'in bir hikayesi gelir.Mevlana Üstadı Şemsi kaybetmiştir.Tebriz sokaklarında deli divane şekilde onu ararken yalancılığı ile meşhur bir derbeder Şemsi gördüğünü söyler ve Mevlana'ya yerini tarif eder. Çok memnun olan Mevlana sırtındaki kıymetli cübbeyi derbedere hediye eder. Bu olaya şahit olan birisi de Mevlana'ya "Sen ne yaptın o yalancının tekidir" deyince Üstad "Ben cübbemi onun yalanına verdim , doğru söylediğini bilsem canımı veririm" der.

 

Müzmin Anonim'in anlattığı hikaye gibi olayların çoğunluğu efsanedir. Az da olsa mutlaka aralarında gerçek olanları veya en azından aslında  gerçek olup zamanla gerçeğin varyantları şekline dönüşmüş olanları vardır. Bu dervişin hikayesini okuyunca aklıma bunlar geldi. Müzmin Anonim'e bu hoş hikayeyi bizimle paylaştığı için müteşekkirim. Şimdi bu hikayeyi dinleyelim ve buram buram melamilik kokan , bir dervişin yaşamdan ebediyyete akışını yaşayalım :

 

"Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli desen değil, üzüntülü desen hiç değil.
Vezir-i Azam Siyavuş Paşa sorar:
- Hünkârım, canınızı sıkan bir şey mi var?
-- Gece garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
-- Hayır mı şer mi, öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara iner. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
-- Kimdir bu?
Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma, derler, ayyaşın meyhusun biri işte!..
-- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...
Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der, aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- Isterseniz komşulara sorun, der; sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
-- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- Saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
-- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der, yanlış yapıyoruz galiba...
-- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başında bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der, belli ki çok yorulmuşsun.
Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
-- Niye?
- Ümmet-i Muhammed içmesin diye...
-- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihalinde, Huccet-i Islamdan okurdum...
-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- Işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; bak efendi, dedim, sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek; inan cenazen kalacak ortada...
-- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim; seni kim yıkayacak, kim kaldıracak?
-- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra; Allah büyüktür, hatun, hem padişahın işi ne!!?, dediydi..."

 

 

9/4/2006

Birgün Kapınızı Çalsa..

Bugün Haşmet Babaoğlu "Birgün peygamber kapınızı çalsa" başlığı ile güzel bir yazı yazmış köşesinde. Benim de daha önce biryerlerde okuduğum şiirimsi bir metinden bahsediyor Babaoğlu. Yazısını mutlaka okumanızı öneririm. Ben katılmadığım bazı yönlerini söyleyeceğim. Babaoğlu metni alıntılıyor ve bazı  cümlelere dikkat çekiyor :

 

"Biliyorum
Böylesine şerefli bir konuğa en güzel odanızı açacağınızı,
Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını,
Ve inandırmaya çalışacağınızı,
Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı;
Fakat söyleyin bana,
Evinize doğru gelirken gördüğünüzde,
O'nu hemen kapıda mı karşılayacaksınız?
Yoksa içeri almadan önce, aceleyle,
Bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp
Yerine Kur'an'ı mı koyacaksınız? "


"Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?
Ve bunun yerine ortalığa,
Kitaplığınızın raflarında tozlanmış,
Hadis kitapları mı çıkaracaksınız?
Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz?
Yoksa telaşla ne yapayım diyerek,
Sağa sola mı koşturacaksınız?"


"Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla?
Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız,
Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle,
Onun kalmasını ister misiniz sizinle?
Sonsuza dek, hep birlikte...
Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız,
Ziyareti bitip gittiğinde?"

 

 

Babaoğlu'nun  alıntıdan sonra yazdıklarının tamamına katılıyorum , yalnız şu ufak şerhi düşerek. Babaoğlu diyorki :

 

"O'nu yakından tanıyanların deyişiyle "umanı umutsuzluğa düşürmeyen, güleryüzlü, yumuşak huylu, asla bağırıp çağırmayan" Peygamber'in ziyaret ettiği bir eve "bakalım içeride ne kusurlar ne sapkınlıklar göreceğim" fikri ve duygusuyla gireceğini hayal etmek ve ettirmek yanlıştır."

 

Elhak bu sözler doğru.. Doğru da O (sav)' nu kapıda göreceklerin telaşı  evin içinde bulunan birtakım eşyalardan , kitap ve dergilerden dolayı Hz.Peygamber'den azar işiteceğini düşünmek ve/veya "hakkımda kimbilir ne düşünür" şeklinde endişelenmek değil ki.. Bu telaş aslında mahcubiyet , O (sav) ' na layık ümmet olamamanın verdiği utanç..  Sadece bu..

 

Yoksa gelen "sevgili"  ise kim "sevgiliden" çekinir ki ?

 

8/4/2006

Seccaden Kumlardı..

 Bir veladet coşkusu daha geldi , hoş geldi sefalar getirdi. Peygamberimiz hakkında layıkıyla kalem  oynatmak  kimin haddine ? Söz ustalarının bile O (sav) 'nu anlatmakta aciz kaldığı bilinip durulurken kendi halinde bir blogcu , Efendimiz için buna nasıl cüret etsin ? Kelimelerin aciz kaldığı  anlarda şiir imdada yetişir. Efendimize yazılmış en güzel naatlardan biri olan Arif Nihat Asya' nın naatını buraya alıyorum. Çok uzun ama kesmeye kıyamadım , inanan bütün kardeşlerimin veladet gecesi mübarek olsun..


Devirlerden, diyarlardan                                               
Gelip göklerde buluşan                                              
Ezanların vardı!

Mescit mü'min, minber mümin...
Taşardı kubbelerden Tekbir,
Dolardı kubbelere "amin!"

Ve mübarek geceler, dualarımız,
Geri gelmeyen dualardı...
Geceler ki pırıl pırıl,
Kandillerin yanardı!

Hakkı Mahmut Soykal'ın ruhuna ithaf olunur


Seccaden kumlardı...
Devirlerden, diyarlardan
Gelip göklerde buluşan
Ezanların vardı!

Mescit mü'min, minber mümin...
Taşardı kubbelerden Tekbir,
Dolardı kubbelere "amin!"

Ve mübarek geceler, dualarımız,
Geri gelmeyen dualardı...
Geceler ki pırıl pırıl,
Kandillerin yanardı!

Kapına gelenler, ya Muhammed,
Uzaktan, yakından-
Mü'min döndüler kapından!

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;
İki dünyada aziz ümmet,
Muhammed ümmetiydi.

Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu" lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi...
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın,
yoksulların sahibi...
Nerde kaldın ey Resul,
Nerde kaldın ey Nebi?

Günler, ne günlerdi, ya Muhammed;
Çağlar ne çağlardı;
Daha dünyaya gelmeden
Müminlerin vardı...
Ve birgün, ki gaflet
çöller kadardı,
Halime'nin kucağında
Abdullah'ın yetimi,
Amine'nin emaneti ağlardı!

Hadice'nin koncası,
Aişe'nin gülüydün.
Ümmetinin gözbebeği,
Göklerin resulüydüm...
Elçi geldin, elçiler gönderdin...
Ruhunu Allah'a,
Elini ümmetine verdin.
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke'de bunalırsan
Medine'ye göçerdin.

Biz dünyadan nereye
Göçelim ya Muhammed?
Yeryüzünde riya, inkar, hiyanet
Altın devrini yaşıyor...
Diller, sayfalar, satırlar
(Ebu Leheb öldü) diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

Neler duydu şu dünyada
Mevlid'ine hayran kulaklarımız:
Ne adlar ezberledi, ey Nebi,
Adına alışkın dudaklarımız!
Artık, yolunu bilmiyor;
Artık, yolunu unuttu
Ayaklarımız!
Kabe'ne siyahlar
Yakışmamıştır, ya Muhammed,
Bugünkü kadar!

Haset, gururla savaşta;
Gurur, Kafdağı’nda derebeyi...
Onu da yaralarlar kanadından,
Gelse bir şefkat meleği...
İyiliğin türbesine
Türbedar oldu iyi!

Vicdanlar sakat
Çıkmadan yarına.
İyilikler getir, güzellikler getir
Adem oğullarına!

Şu gördüğün duvarlar ki
Kimi Taif'tir, kimi Hayber'dir...
Fethedemedik, ya Muhammed,
Senelerdir!

Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi...
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi...
Günahın kursağında
Haramların peteği!

Bayram yaptı yabanlar:
Semave'yi boşaltıp
Save'yi dolduranlar...
Atını hendeklerden -bir atlayışta-
Aşırdı aşıranlar...
Ağlasın Yesrib,
Ağlasın Selman'lar!

Gözleri perdeliyen toprak,
Yüzlere serptiğin topraktı...
Yere dökülmeyecekti, ey Nebi
Yabanların gözünde kalacaktı!

Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu"lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Ne oldu, ey bulut,
Gölgelediğin başlar?
Hatırında mı, ey yol,
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar taşlar,
Kafile kafile, kervan kervan
Şimale giden yoldaşlar?

Uçsuz bucaksız çöllerde,
Yine, izler gelenlerin,
Yollar gideceklerindir.

Şu Tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir...
Örümcek ne havada,
Ne suda, ne yerdeydi...
Hakkı göremiyen
Gözlerdeydi!

Şu kutu, cinlerin mi;
Perilerin yurdu mu?
Şu yuva-ki bilinmez,
Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?-
Kuşlarını, bir sabah,
Medine'ye uçurdu mu?

Ey Abva'da yatan ölü
Bahçende açtı dünyanın
En güzel gülü;
Hatıran, uyusun çöllerin
Ilık kumlarıyla örtülü!

Dinleyene hala,
Çöller ses verir:
"Yaleyl!" susar,
Uğultular gelir.
Mersiye okur Uhud,
Kaside söyler Bedir.
Sen de, bir hac günü,
Başta Muhammed, yanında Ebubekir;
Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü
Destan yap, ey şehir!

Ebubekir'de nur, Osman'da nurlar...
Kureyş uluları karşılarında
Meydan okuyan bir Ömer bulurlar;
Ali'nin önünde kapılar açılır,
Ali'nin önünde eğilir surlar.
Bedir'de, Uhud'da, Hayber'de
Hak'kın yiğitleri, şehid olurlar...
bir mutlu günde, ki ölüm tatlıydı;
Yerde kalmazdı ruh... kanadlıydı.

Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu"lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Vicdanlar, sakat çıkmadan,
Ya Muhammed, yarına;
İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
Adem oğullarına!

Yüreklerden taşsın
Yine imanlar!
Itri, bestelesin Tekbir'ini;
Evliya, okusun Kur'an'lar!
Ve Kur'an'ı göznuruyla çoğaltsın
Kayışzade Osmanlar!

Na'tini Gaalip yazsın,Mevlid'ini Süleyman'lar!
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin Sinan'lar!
Çarpılsın, hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!

Gel, ey Muhammed, bahardır...
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır!..
Hacdan döner gibi gel;
Mi'raç'tan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!

Bulutlar kanad, rüzgar kanad;
Hızır kanad, Cibril kanad;
Nisan kanad, bahar kanad;
Ayetlerini ezber bilen
Yapraklar kanad...
Açılsın göklerin kapıları,
Açılsın perdeler, kat kat!
Çöllere dökülsün yıldızlar;
Dizilsin yollarına
Yetimler, günahsızlar!
Çöl gecelerinden, yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilal-i Habeşi sustuysa
Ezanlarını Davud okusun!

Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu"lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler

 

 

6/4/2006

Veladet

Efendimiz HakkindaVeladet kandili yaklaştı. Şimdiden heryeri gül kokusu sardı. Şükür ki Efendiler Efendisi (Sav) 'nin dünyaya teşrifinin sene-i devriyesine ulaştık. Ne mutlu bize ki  Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygambere , Hidayet Rehberimiz  Hz.Muhammed (sav) 'e ümmet olmaya niyet  ettik , can-u gönülden O (sav) ' na  biat ettik.

 

Yaratılmış hiçbir insan , O (sav) 'nun kadar sevilmedi. Hiçbir faninin ölümü geride kalanları O (sav) 'nun ki kadar yakmadı. Hiçbir insan , ölümünün ardından bunca asır geçmesine rağmen , O (sav) 'nun kadar gönülleri fethetmedi , kalblere girmedi. Salat ve selam O (sav) 'na , tertemiz Ehl-i Beytine ve Ashabına olsun.

 

26/3/2006

Sövgü Ekonomisi

Birçok kitabı bulunan Yazar ve İslam Felsefesi uzmanı Dücane Cündioğlu bu hafta Yeni Şafak’ta yayınlanan yazısında modernliğin insan zihinlerinde yaptığı erezyonu ve bu anlamda geçmişe yönelik küçümseme ile bakan bakışların tutarsızlığını gözler önüne seriyor.

 

             

Dücane CÜNDİOĞLU

            

Düşünme'yi ve dolayısıyla düşünce'yi ciddiye alan insanlar, bilmeden/anlamadan konuşup yazmanın, boş lâflar etmenin bir bedelinin, bir maliyetinin olduğunu, hiç değilse olması gerektiğini düşünürler.

Nedir acaba bu bedel? En başta geleni, güven kaybıdır; tıpkı verdiği çek karşılıksız çıkan bir işadamının kaybettiği türden bir güvendir bu. Düşünce eleştirisi, bir 'isbat' hükmüne dönüşebilirse, boş lâf sahiplerinin başına gelenin, en azından bir işadamınınkiyle benzerlik taşıyacağı sanılabilir. Bu, kesinlikle yanlış bir sanıdır. Düşünce'nin kuralları, iktisad'ın kurallarından çok farklıdır çünkü.

Ödenecek bedelin bir diğeri de unutulma, başka bir tabirle umarsanmamadır. Lâkin ziyadesiyle gecikmiş bir cezadır bu. Yol açtığı sonuçlara nisbetle önemsizdir. Hani bir söz vardır, "Gecikmiş adalet, adalet değildir" diye, işte bunun gibi bir şey. Kervan yürümeye devam eder.

Sonuç itibariyle boş lâflar etmenin bedeli, umumiyetle 'ödenmemiş' olarak kalır. Bedava sunulan herşey gibi, boş lâflar da aslâ müşterisiz kalmaz. Adamın biri Sirkeci'de köftecilik yapmaya başlamış. Köftelerini bir yiyen bir daha yememiş. Fakat adam yine de 40 yıl köftecilik yapmış. Düşünme ürünleri için bu sürenin "çok az" olduğu kabul edilmelidir.

Hâlen kendisine müşteri bulabilen boş lâflardan biri de şu ünlü "Aristo Mantığı" ifadesidir. Bu alaycı ve küçümseyici ifadenin, ününü borçlu olduğu yaygın aymazlığın kökenlerini 'teşrih' etmekte şimdilik isteksiz davransak bile, örneklerini 'teşhir' etmekten aslâ kaçınamayız.

Bir dudak büküşün eşlik ettiği şu küçümseyici "Aristo Mantığı" ifadesi, tek kelimeyle 'beylik'tir. Boştur. Çünkü kullanıcıları, hem zahmetsizce 'Aristo' ve 'Mantık' sözcüklerini yanyana getirmenin keyfini çıkarırlar, hem de bu terkibi bir kağıt mendil gibi çöpe atabiliyor olmanın haz ve gururunu yaşarlar. Böyleleri çaldıkları pahalı bir aracı uçuruma itip keyifle onun takla atışını seyreden çocuklar gibidirler. Keyifleri çocukça, gururları cahilcedir.

Klasik mantığın muhaliflerinden sayılsa da matematikçi-filozof Ludwig Wittgenstein bile bedbince şikâyet etmekten kendisini alamaz:

- Aristoteles adı, çoğu Mantıkçımız tarafından saygısızca anılıyor. Günümüz Mantıkçılarının çoğunun Mantık hakkında, onun 2000 yıl önce bildiğinden daha fazla bir şey bilmediğinden haberi olsaydı, her halde mezarında ters dönerdi.

Hâl böyleyken, beylik lâflar tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de 'müşterisiz' kalmıyor. Meselâ Freud külliyâtını Türkçe'ye kazandıran ve bence çevirideki titizliğinden ötürü takdiri hakkeden mütercimlerden Dr. Emre Kapkın'ın "Düşlerin Yorumu"nun girişinde yer alan şu sözlerine bakalım:

- "Füsun Akatlı bir yazısında ülkemizde bazı düşünce akımlarının sloganlara indirgenmesinden ve tüm düşünce sisteminin bir tür yozlaşmaya uğramasından yakınır. Freud da bu tür bir yozlaştırılmadan çokça nasibini almış bir yazar. (...) Kültürümüzün doğmatik olmaya eğilimli düşünce biçimi ve Aristo mantığının egemenliği, Freud sonrası yazarların (Fromm, Reich gibi) düşüncelerinin içindeki Freud etkisinin yok sayılmasına neden olmuştur." (s. 11, 3. bas. 2001, 1. bas. 1991)

Yukarıdaki satırların yazarından, "kültürümüzün doğmatik olmaya eğilimli düşünce biçimi"ni biraz temellendirmesini istesek, acaba bize başka kültürlerde izine rastlanamayacak türden salt kültürümüze özgü bir 'temel' (!) göstermeyi başarabilirler mi? Sanmıyorum. "Doğmatik olmaya eğilimli düşünce biçimlerinin bulunmadığı" bir kültür nereden temin edilebilir? Üstelik kültürü bizzat mümkün kılan da zaten şu kaçınılası doğmatik temayüller değil midir? Öyle ya, "Freud'un dogmatik eğilimli düşünce biçimi" olmasaydı, bugün psikanalizm'den söz edilebilir miydi?

"Aristo mantığı'nın egemenliği"ne gelince, bu, beylik bir lâftır ve "sövgü ekonomisi" amaçlıdır. Kullanıcısının çocukça bir keyif almasını, cahilce gururlanmasını sağlar ama muhatabına gerçeği göstermez. Temelsiz bir önyargıdır çünkü.

Düşünmenin gerçek düşmanlarıysa, sövgü ekonomisi'nin ürünleridir; yani bedelsiz ve maliyetsiz sanılan beylik lâflar...

19/3/2006

Mehmet Akif

Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı ve Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Mehmet Âkif Araştırmaları Merkezi Başkanı D.Mehmet Doğan'ın 12 Mart münasebetiyle yazdığı bir Akif yazısı..

 

D. MEHMET DOĞAN

Merhum Mehmed Âkif, "Süleymaniye Kürsüsünde" doğu Türklerinden Abdürreşid İbrahim'i şöyle konuşturur:

Bir de İstanbul'a geldim ki: Bütün çarşı pazar

Naradan çalkanıyor! Öyle ya hürriyet var!

İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİNİ GÜRÜLTÜYE KURBAN ETMEK!

Biz de, yirmi sekiz yıldır yaptığımız gibi, bu senenin 12 mart sabahında Hacettepe Semtine vardığımızda, Taceddin Dergâhı'nın etrafından "Onuncu Yıl Marşı"nın gürültüye inkılâp etmiş şekilde bangır bangır yükseldiğini duyduk. Bu, tuhaflıktan da öte bir şeydi; 12 mart İstiklâl Marşı'nın TBMM tarafından millî marş olarak kabul edilişinin 85'inci yıldönümü idi. Bugün Türkiye Yazarlar Birliği ve Ankara'daki otuz kadar gönüllü kuruluş, bu yıldönümünü gürültüsüz patırtısız, "şov"suz, yani her zamanki gibi kutlayacak, bir hatırlatma yapacaktı. Fakat bu gürültüde ne mümkündü!

Dergâh'ın etrafına bir seyyar tribün kurulmuş, karşısına nutuk atmak için bir kürsü yükseltilmişti. Etraf ticaret odasının bayraklarıyla, flamalarıyla donatılmıştı. Bir şov için her şey hazırdı. Hatta, nutuk ziyafeti(!)nden sonra, mide ziyafeti için de masalar ve sandalyeler yerleştirilmişti. Çünkü milleti midesinden yakalayarak buraya getirmek daha kolay olabilirdi; bu yüzden tertipleyiciler, konuşmaların akabinde gelenlere etli pilav ikram edeceklerdi! 

HAKKIDIR GÜCE TAPAN BURJUVAZİMİN İSTİKLÂL!

Türkiye Yazarlar Birliği, her sene olduğu gibi, mutat saatte, mütevazı hatırlatma toplantısına başladı. Fakat ne mümkün, dışarıda aynı anda "yallah" denilen mehterin gürültüsü ayyuka çıkıyordu. Ömürleri boyu kös dinleyenler, kimseyi dinlemek istemiyorlar ve artık gelenekleşmiş olan toplantıyı sabote ediyorlardı. Bir zamanlar muharebe meydanlarında askerî teşyi için vuran ve düşmanın kalbine korku salan kahraman mehter ne hallere düşürülmüştü! 

Mehter bu sefer tarihimizin sesini bize getirmiyordu, gücün zorbalığa dönüşen tahakkümünü ilân ediyordu. Zaten güç, hakla beraber olmadığında, zorbalığa inkılâb eder. Bugün İstiklâl Marşı ile ilgili böyle gürültülü, tantanalı toplantı yapanların bir bildiği olmalıydı. İstiklâl Marşı bizce yanlış biliniyor olabilir miydi? Mesela, İstiklâl Marşı'nda şöyle bir mısra geçiyordu da biz bugüne kadar farkında değil miydik:

Hakkıdır güce tapan milletimin istiklâl!

Edep sınırlarını çoktan aşan bu kaba tavır, oraya sadece gerçek bir hatırlatma yapmak için gelenler tarafından lânetlendi ve mehter bir süreliğine susturuldu.

Evet, bu vak'a Türkiye burjuvazisinin omurgasızlığını, istikametsizliğini, estetiksizliğini ve her türlü incelikten yoksunluğunu bir daha gözler önüne serdi.

Türkiye'de millî burjuvazi var mı? Bu hep tartışıldı. Merhum lise tarih öğretmenim Enver Behnan Şapolyo senelerce evvel, Türk Büyükleri diye bir kitap yayınlamıştı; çoğu hükümdar ve asker olan Türk büyükleri listesine her hâlde millî burjuvazi örneği olsun için Vehbi Koç da konulmuştu. Merhum hocamın bu seçimini tartışacak değilim. Fakat, onun belki de ahbabı olan bu zengin adam, yine de eski Ankara'nın süzülmüş şehirli kültüründen geliyordu. Adab erkân bilme konusunda bugün sağda solda caka satanlara bu yüzden kıyaslanamayacak bir faikiyeti vardı.

Bugün Türkiye'de beynelmilel sermaye ile iç içe bir kaymak tabaka burjuvazi de var. Bunlar her hâl ü kârda temsilcisi oldukları kültürün seçilmiş örneklerini müzikte, raksta, seyirlik alanlarda ortaya koyuyor ve bunun için servet sayılacak paralar harcamaktan çekinmiyorlar. Bugünlerde İstanbul'un köklü devlet müzelerinin karşısında onların "modern" müzeleri büyük rağbet görüyor. Bu grup içinde şahsî zevkleri için geniş kadrolu senfonik orkestralar besleyenler var.

Buna karşılık, yerli sermayenin "burjuva"larının sanat ve kültür namına neler yaptıklarını tesbit etmek için mikroskop kullanmaktan başka çareniz yoktur. Elbette, bazı ticaret odalarının hiç bir orijinal muhteva ve estetik taşımayan ve bir basın kıdemlisinin tabiriyle "eşşek yüküyle" yayınladıkları "kitapları" görmezden gelmiyoruz. Fakat onların, bayat, bayağı ve iç kaldıran ağır hamaset kokusu saçan bu okkalık kitapları, bize kitabın nasıl olamayacağını, zevksizliğin hangi ölçülere yükselebileceğini göstermekten başka bir işe yaramıyor.

BATI BURJUVAZİSİ: KÜLTÜR VE SANATIN HÂMİSİ

Türkçenin bazı kuzey lehçelerinde bizdeki "şehir" kelimesine karşılık olarak kala/kale kelimesi kullanılmaktadır. Bu esasen, batıdan Ruslara geçmiş olan "burg" kelimesinin karşılığıdır. Bu kelime ise şehir anlamına gelir; daha doğrusu etrafı surla çevrilmiş şehir... Bu "burg"un arapça "burç"dan iktibas edilmiş olma ihtimalini de bir tarafa yazmamız gerekiyor. Burjuvazi işte bu "burg"ların ahalisidir. Şehir ahalisinin seçkinleri tüccar ve esnaftır. Batıda burjuvazi, şehirliler veya şehir seçkinleri belli bir dönemden sonra bütün sanatların hamisi oldular. Onların incelmiş zevkleri bütün sanatları besledi. Modern dönemin kültürünü oluşturdu.

TÜRK BURJUVAZİSİ, NE İŞ(E) (Y)ARAR?

Türkiye'nin burjuvası denilebilecek kesim, ne sanattan anlar, ne estetikten. Kapı gibi diplomaları vardır ama okur yazar değildirler. Ders kitabı dışında okudukları kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Beş şair, yazar, ressam, fikir adamı... say deseniz, daha birinci isimde tökezlerler. Güzel sanatlar onların kapısından geçmez. En bayağı metaları, sanat eseri sanırlar. Bütün sanat kesimlerinin bildiği bir kavramla ifade etmek gerekirse, onların en pahalı zevkleri dahi "kiç" çerçevesinde kalmıştır. ("Kitsch" değersiz şey, düşük kalitede sanat ve edebiyat malzemesi. Avam zevkine hitap eden şık görünümlü kalitesiz eser.)

Neden böyledir peki?

Çünkü Türkiye'de şehirler, epeydir şehir olmaktan çıkmıştır.

Şehirler şehir olmaktan çıkınca, güç/iktidar, şehirleri şehirlikten çıkarınca, şehirlilik de ortadan savuşmuştur. Rant uğruna şehir tahripçisi ve şehirli olmayan burjuvazimiz, "güc"ü her şeyin yerine koymuştur. "Güç" varsa, zevksiz, kalitesiz, fakat gösterişli, pahalı kitaplar basabilirsiniz. Herkes onu gerçek kitap sanır veya gerçek kitapmış gibi övgüler düzer!

Gücünüz varsa, sağda solda, derinliği olmayan, mesnetsiz millliyetçimsi çığlıklar atabilirsiniz ve bu birileri tarafından sizin milliyetçilğinizin, yurtseverliğinizin göstergesi olabilir.

Oysa ne kültür, ne sanat, ne de fikir Türkiye burjuvazisinin kapsama alanına girebilmiştir. Elbettte istisnalar vardır, onlara bir sözümüz yok. Fakat bugünlerde temsilci mevkiinde bulunanlara göre söylenebilecek olan budur.

MİLLETİN MECLİSİ, MİLLETİN İSTİKLAL MARŞINA İLGİSİZ KALABİLİR Mİ?

İşte 12 mart 2006 sabahı, mütevazı fakat büyük Mehmed Âkif'imizin kerpiç ve ahşaptan yapılmış küçük bir evde yazdığı bizim için ebedî bir mesnet olan muhteşem eserinin TBMM tarafından kabul edilişinin 85. yılı kutlanacaktı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, böyle bir kutlamayı her nedense gerekli görmemişti. Hatta Meclis binasının görünür bir yerinde İstiklâl Marşı'nın metni bile yoktu!

Değerleri yaşatmak ciddiyet ister. Lâfla, nutukla, hamasetle olmaz. Süreklilik ve istikrarla olur. Gelenek oluşturmak da bir şehirliliktir.

Kültür Bakanlığı müracaatımıza rağmen, konu ile ilgilenmemişti.

Her zaman olduğu gibi, Ankara'nın gönüllü kuruluşları, merhum Âkif'in kişiliğine yakışır mütevazı bir toplantı yapacaktı.

Maksat hatırlamaktı, gönülden hatırlamaktı ve gençlere hatırlatmaktı. Bir de, İstiklal Marşı'nın yazıldığı o mütevazı evi merak eden gençler vardı, onların bu küçücük evdeki büyük adamın yaptıklarını bilmesi gerekirdi.

Milletin ruhunu aç bırakıp, kalabalık toplamak için rüşvet mahiyetinde bir günlüğüne, hatta bir öğünlüğüne karnını doyurarak, yemek dağıtarak, İstiklâl Marşı toplantısı yapmak, bunun için para harcamak; buna karşılık, yok olma tehdidi altında olan Taceddin Dergâhı'nı kurtarmak için parmağını bile kıpırdatmamak...Olan biten bundan ibaretti.

Bu arada hakkını yemeyelim; gönüllü kuruluşların İstiklâl Marşı toplantısını, baştan sona dikkatle takip eden ve dışarıdaki densizliklerden rahatsızlığını yüz hatlarıyla dışa vuran MÜSİAD'ın Ankara Şubesi Başkanı Hüdaverdi Çakır'ın ızdırabını bizim de aynı şekilde hissettiğimizi söyleyelim...