« Önceki |

10/6/2006

Taşındım!

trfik.jpg

trfik.jpg

trfik.jpg

trfik.jpg

trfik.jpg

trfik.jpg

 

 

Evet Taşındım.Yeni adresim : www.gelenek.wordpress.com 

 

Artık yeni yazıları yukarıdaki adrese yazacağım.

 

Kısa bir süredir www.wordpress.com un hizmetini deniyordum.Açıkçası memnun kaldım.Hem tema konusunda hem de yorumlar bölümünde html kodlarının kullanılması konusunda blogcu'da sıkıntı vardı.Bunu halledeceklerini söylemişlerdi ama maalesef yapmadılar.

 

Hepinizi yeni bloguma beklerim.Ayrıca teveccüh edip bana sitelerinde link veren dostlarım arzu ederlerse linklerini yukarıdaki adrese göre güncelleyebilirler.

 

Yeni adreste  görüşmek üzere..

 

(*) Dikkat, "Tek yön" levhası Fethi Bey'in İzlenimlerinden araklanmıştır 

 

Suat Öztürk

7/6/2006

Emre Kongar'ın Şahsında Literatiler

Prof.Dr.Emre KongarÜnlü sosyoloğumuz Emre Kongar' ı oldum olası sevmedim, daha doğrusu sevemedim. Birkaç kitabını aldım, okumaya çalıştım, kendimi zorlayarak -türkçe açısından değil, içerik açısından-  okudum da. Birara NTV'de  Mehmet Barlas'la programlar yapıyordu onları seyretmeye çalıştım, akılalmaz analizlerine dayanamadım, sinirlenip bıraktım. Halen o program devam ediyor mu bilmiyorum.

 

Aydınlanmadan başka  türkü çağırmayı bilmeyen, beş kelimesinden üçü "feodalite", "aydınlanma" ve "laiklik" olan Emre Hoca cumhuriyet tarihimizin zihni iğdiş edilmiş yarı-aydın tipine de iyi bir örnektir. Ahmet Kekeç'in o güzel üslubuyla yaptığı Emre Kongar analizleri meşhurdur. Hem Ahmet Kekeç'ten hem de Yusuk Kaplan'dan alıntılarla Emre Kongar'ın şahsında bu yarı-aydın tipinin fikrî yanlışlıklarını, yüzeyselde olsa şöyle bir değinmek istiyorum.. Ahmet Kekeç'in alıntıladığım yazılarının  bütününe ulaşmak isteyenler ilgili başlıklardan bakabilir. İlk alıntı "Başkasının türbanı Kongar'ın sakalı" başlıklı yazıdan :

 

Emre Kongar, yaşayan en büyük aydınlanmacılarımızdandır. Aydınlanma düşüncesinin anayurdu Fransa'da, "aydınlanma" gibi tuhaf arkaik kavramlarla konuşan bilimadamlarına hangi nazarla bakıldığı bir başka verimli tartışmanın konusu olabilir... Gelgelelim, fırsatını bulduğunda kendine hakim olamayıp cefelkalem "aydınlanma" ve "Türk aydınlanması" (!) konularına dalan, hele güncel/ideolojik görüşleriyle seçkin gönüllerde taht kurmuş Kongar'ın, boş bir zamanında, vaktiyle "bu hanım" diye küçümsediği Tülin Bumin'in aydınlanma felsefesi konusunda yazdığı kitaba (hiç değilse "şöyle bir") göz atmasında yarar görüyorum.

 

Kekeç bu yazısının devamında "maden bulduk, maden" başlığıyla yazdığı yazıda da Emre Hoca için şöyle diyordu :

 

Mesela, tarih ve sosyoloji konusunda (Bkz. Kongar'a göre "Rönesans, aydınlanma, tarım ve endüstri devrimi") neredeyse lise kitaplarının diliyle konuşuyordu; sosyoloji durağan bir alanmış ve son yıllarda hayat (toplumlar) hiç değişmemiş, ortaya hiç yeni kuram atılmamış gibi ezber laflar ediyor, dahası bunu "bilimsel bilgi" sanıyordu; Türkiye Cumhuriyeti bu alanda rüştünü ispat etmemiş gibi hâlâ laiklik ve aydınlanma propagandası yapıyordu; insanlara dönüştürülebilir, ikna edilebilir, "aydınlatılabilir" nesneler gözüyle bakıyordu.

 

Ahmet Kekeç 6 Haziran' daki  yazısında da Kongar'ın son kitabı "Tarihimizle Yüzleşmek" le ilgili düşüncelerini de "Olmamış Hoca" başlığıyla yazmış.

 

Kitabının ismi, "Tarihimizle Yüzleşmek" ama, ne doğru dürüst tarihle yüzleşiyor, ne de tarihin kompleks meseleleriyle ilgili zihin açıcı şeyler söylüyor. Ondan bir Kemal Tahir rikkati (yahut celadeti) beklemek nafile... Yazdıkları, benzetmek gibi olmasın da, tarihin (resmî tarihimizin) adeta teyidi niteliğinde...

Bazı konulara da, nedense (neden acaba?) hiç girmiyor.

Türklerin nasıl Müslüman "yapıldığına" ilişkin kendince mikro ayrıntılar sunuyor, Cumhuriyet'in kuruluşu ve "Türk devrimleri" bahsinde en ince detaya kadar iniyor ama, onsuz Cumhuriyeti ve Türk devrimlerini anlayamayacağımız mevzulara, mesela Mustafa Suphi olayına, "Birinci Meclis-İkinci Meclis" zıtlaşmasına ve dolayısıyla Ali Şükrü Bey cinayetine hiç değinmiyor. Halit Paşa olayı da yok. İstiklal Mahkemeleri bahsi de yok. "61 Devrimi"nin hazırlık çalışmaları hiç yok. Ne anladım şimdi ben!

Kongar, 1930'larda yaşasaydı, yazdıkları (kısmen) yeni ve orijinal sayılabilirdi. Artık yirmi birinci yüzyılı idrak ediyoruz ve resmî söylemin teyidine dayalı şeyler (ideolojik olarak) para etse bile, değer ifade etmiyor.

Hulasa, Kongar tarihimizle yüzleşmiyor; hasbelkader tarihle yüzleşmiş eşhasla (örtük olarak Kemal Tahir'le, İdris Küçükömer'le, Mete Tunçay'la, Murat Belge'yle filan) yüzleşiyor...

Fakat, olmuyor! Olmamış!

 

İşine gelmeyen noktalarda suya sabuna dokunmayan tüm yarı-aydınlar gibi Emre Kongar'dan da, daha farklı bir "yüzleşme"  beklemek nafile bir çaba olurdu zaten.. Yazıyı elbette Emre Kongar'ı yerden yere vurmak için alıntılamadım.Emre Kongar burada tipik bir örnek. Kongar gibi onlarca isim bir çırpıda sayılabilir. Emre Kongar ve benzeri zevatın  temsil ettiği aydınlanmacı, laikçi, demokrat(?)olduğunu söyleyen ama jakoben sömürgeci aydınların zihni arka planını Yusuf Kaplan güzel bir yazısında ortaya dökmüştü. Baş konuk yine Emre Kongar ama yapılan analiz Kongar'ın şahsında tüm yarı-aydınları kapsıyor.Yarım olarak aktarmaya kıyamadığım için tüm yazıyı alıntıladım:

 

Şerif Mardin, Türkiye’de entelektüel yok; yalnızca literati var”, demişti.

“Emre Kongar”, tipik bir laik Türk literati’sidir. Aydın değildir. Entellektüel hiç değildir. Düşünürse, aslâ değildir. Sadece literati, yani okumuş yazmıştır.

 

Literati, “ezbere konuşan”, yani bildiklerini mutlaklaştıran, bilmediklerini ise yoksayan; dolayısıyla aklıyla ve özgür iradesiyle değil, yalnızca hisleriyle (=vaziyeti kurtarma güdü/m/leriyle) hareket eden bir figürdür. Dahası, literati, başkalarını, nasılsalar öylece görebilme, kabul edebilme kabiliyetine de, özgüvenine de sahip değildir. Literati, mesela, Müslüman bir toplumu, Müslümanlığın temel kodlarıyla değil, Marksizm’in anakronikleşmiş kodlarıyla veya Batılı toplumların spesifik koşullarının ürünü olarak üretilen laik sosyal bilimin kavramsal çerçeveleriyle açıklamakta bir sakınca görmez. Böyle yapmakla, “kendi dili”ni değil, Batılıların geliştirdiği dili konuştuğunu, bunun Batılıları Özne, kendisini Nesne konumuna  yerleştirdiğini; bu oryantalist, mutasyona ve metamorfoza uğratıcı dilin, kendisini Batılıların karikatürü yaptığını, kendi kendini sömürgeleştirmeye neden olduğunu ve felç olmuş, zihinsizleştirilmiş bir zihne mahkûm ve mahpus ettiğini göremez.

 

O hâlde, soru/n şu: “Emre Kongar”’ı (dolayısıyla laik Türk literatisini) ciddiye almak gerekir mi?

 “Emre Kongar”ı ciddiye alabilmemiz için, “Emre Kongar”ın, öncelikle kendisini ciddiye alması, onun için de “sömürgeci aydın”ı gibi hareket etmemesi; dolayısıyla Müslüman bir toplumu, Müslümanlığın dışındaki laik ve/veya kaba pozitivist kavramsal şemalarla açıklamaya kalkışmaması gerekir.

Peki, “Emre Kongar”, böyle bir şeyi yapabilir mi? Batılı düşünürlerin, Batı’daki akdeminin insan bilimleri departmanlarının laikliği bütün yönleriyle tartıştıkları,seküler aklın ötesi”, “post-seküler felsefe” gibi arayışlar içine girdikleri bir zaman diliminde, “Emre Kongar”, literati olarak kalmayı sürdürdüğü (yani Müslüman bir topluma, laik bir kimliği dayatmaya kalkıştığı, laikliği tartışılmaz bir ilâhî yasa gibi gördüğü) sürece böyle bir şeyi yapamaz.

Ya ne/yi yapar? Önceki hafta pazartesi günü, üstelik de “Aydınlanma” (!) adını verdiği köşesinde, “Uzlaşalım: Hem Dayak Ye, Hem Sus” başlıklı yazısında yazabildiklerini yazar; başka bir şey yapamaz.

Emre Kongar, sözkonusu yazısında, tam bir literatinin algılama biçimi ve diliyle,  demokratik rejimimizin” AKP iktidarından “gözünün morardığını, dudağının patladığını, sürekli dayak yediğiniiddia ediyor ve  gerçeklerin saptırıldığını, düşünceye ambargo konulduğunu, … eğitime önce sızıldığını, şimdi tümüyle el konulduğunu, … kuran kursları ve imam hatip okullarında çocukların ve gençlerin beyinlerinin yıkandığını, şimdi aynı işin tüm eğitimde yapıldığını” söylüyor!Danıştay ve Cumhuriyet gazetesine yapılan saldırıların, belli bir süredir bu tür söylemleri daha yüksek sesle dillendiren laik literatilerin sözlerinden sonra gerçekleşmiş olmasına dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Emre Kongar’ın yazısını şöyle bitirmesi bana oldukça ürkütücü gelmişti: “Hiç merak etmesinler, demokratik rejimin nakavt olup tümüyle sesinin kesilmesi yakındır.” (!) Kongar, ister darbe imasında bulunmuş olsun, isterse AKP’lilerin veya “dincileri”n demokratik-laik rejimi nakavt edeceklerini kastetmiş olsun; buradaki “tersinden tehdit” havası, ürkütücüdür

 

Elinizi vicdanınıza koyun ve cevap verin: Bu ülkede yaklaşık 100 yıldır “dayak yiyen” kim?Evet, bu milletin tarih yapmasını mümkün kılan büyük rüyalarını, Braudel’in deyişiyle “dünya-tarihsel” iddialarını ve ideallerini yok ederek, batılı seküler projeleri sorgusuz sualsiz tepeden monteleyerek bu milleti laik Batılıların karikatürü, ülkeyi de kendi kendini sömürgeleştiren tuhaf bir ülke yaparak Batı’ya “teslim” eden, böylelikle yok olmanın eşiğine getirenler kim/ler?

 

Laikliği pekiştirmek için düzenlendiği ve tam bir tezgâh olduğu anlaşılan, çorap söküğü gibi aydınlığa kavuşmaya başlayan Danıştay  ve Cumhuriyet Gazetesi saldırılarında da son kez görüldüğü gibi, ülkeyi karıştırmaya çalışanlar kim/ler?

Ürktücü olan şey şu: Türkiye’de laikliğin pekişmesi adına, laik “aydın”lar öldürülüyor. Birileri de, bu işin gerçek azmettiricilerini bildikleri hâlde, bizi aptal yerine koyarak, dikkatlerimizi, “dinci” süsü verilen taşeronlara çekiyorlar: Ortaya çıkan şey, ülkenin karışması ve kriz yönetimi oluyor. Ülke, kriz durumlarından medet umularak yönetiliyor. Bu, çok tehlikeli bir şey. Tam bir akıl tutulması hâli yani.

 

Batılı düşünürlerin çoktan aştıkları pozitivizmi, çatır çatır tartıştıkları laik aydınlanma düşüncesini kutsayan literatileri, ülkeyi çıkmaz bir sokağın eşiğine sürüklediklerini hatırlatmak için ciddiye alabiliriz yalnızca!

 

Laik literatilerimizi, laiklik misyonerliği’ne soyunarak Batılıların karikatürü olmak ve “gönüllü acentalığı”nı yapmak yerine, hiç olmazsa, artık kendilerini ciddiye almaya, söylediklerini ve eylediklerini gözden geçirmeye; kaba oryantalist ve anakronik pozitivist gözlüklerini çöp tenekesine atarak bu toplumla bütünleşmeye, bu toplumun derinlikli medeniyet iddiası ve rüyasını yeniden benimseyerek özgürleşmeye davet ediyorum.

 

Yusuf Kaplan'ın yazısı da böyle.. Bu analize menfi bir şey söylenebilir mi? Muhakkak söyleyenler olacaktır. Ama ben  kesinlikle Yusuf Kaplan'ın söylediklerine  katılıyorum. "Zihni iğdiş edilmiş"  sözüyle kastettiğim tam da bu şekilde kendi kendini sömürgeleştiren aydın müsveddeleridir. Eklemlenme meraklısı olanların bu "aydınlanma"  gayretleri bütün hızlarıyla devam ediyor. Bari takip ettiklerinin bugünkü  fikrî yapılarından haberdar olsalardı. 200 yıldır bir netice vermeyen bu maceranın, bu anlayış ve  geçmişe bakışla, ne bugün ne de  gelecekte  bir netice vermesi  beklenemez. Batının bizi görüp tanımladığı  oryantalist  bakışı sahiplenerek  aynı açılardan kendi medeniyetine bakan   "bilimadamları" nı  gördükçe derin bir üzüntü duymamak elde değil.

 

Sömürgeci aydınlarının artık gözlerini açmaları dileğiyle..

 

 

20/5/2006

Menfur Saldırı ve Özgürlükler

Bildiğiniz gibi Danıştay İkinci Dairesine menfur bir terorist eylem düzenlendi. Saldırıda üyelerden Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetti. Özbilgin'e Allah'tan rahmet, yaralılara da şifalar temenni ediyorum.

 

Olayı  duyduğumda ilk tepkim "inşallah şahsi, dava konusu bir meseledir"  olmuştu. Ama malesef kısa zamanda öyle  olmadığı anlaşıldı. Ne kadar da acayip bir memlekette yaşıyoruz. Olaydan  saatler sonra  siyasi rant peşinde koşanlar hemen renklerini belli etti.. Baykal  "Siyasete kan bulaştı" gibi dehşet verici açıklamalar yaptı, cenaze töreninde hükümet "katil" olarak sıfatlandı, zinde güçler göreve çağırıldı falan. Malum basın topyekün yayına başladı, itidal tavsiye edecekleri yerde yangına körükle gittiler.Tüm medya "hedef göstermekle" suçladıkları Vakit Gazetesi'ni aynı yöntemle "hedef gösterdi." Eğer Vakit'in yaptığı hedef gösterip "öldürün" demekse bunu basın, başbakana, müsteşarına, bürokratlara, milletvekillerine, başörtülü eşlerine, kızlarına, evlerine hatta kapının önündeki ayakkabılarına, TCDD memuruna, hastanedeki bayan doktara kadar hergün zaten yapıyor. Bu çelişkiyi hemen farketmelerini beklemiyorum ama bazılarının 28 Şubat sendromunu çok geç atlatmaları gibi "iş işten geçtikten sonra" kendilerine geleceklerinden endişeleniyorum.

 

Neyse bu bahs-i diğer.

 

Mesele nedir? Bantı biraz geriye saracak olursak; yine bildiğiniz gibi Danıştay İkinci Dairesi akıllara durgunluk veren bir karar vermişti aylar önce. Bir öğretmenin okul dışında bile başını örtmesini yasaklayan, ayrıca başörtüsünü "kötü örnek" olarak aşağılayan bir karara imza atmıştı. Hiçbir anayasal dayanağı olmayan, başörtüsü yasağı gibi ironik bir hadisenin mağdurları olan kitlelerin böyle bir karara tepki göstermeleri çok doğaldı. Tabii ki bu karar terörist bir eylemin gerekçesi asla olamaz. Lakin iş şapkalarımızı önümüze koyup düşünmemiz gerektiği gibi bir sonuca ulaşmışsa meseleyi tüm boyutlarıyla inceleme ferasetini gösterebilmeliyiz.

 

Bu çirkin cinayete bir provokasyon  yada kafası bozulan bir avukat tarafından işlenen münferit ve/veya organize, tepkisel bir saldırı olarak baksakta sonuç değişmiyor..Aslında salt "kafası bozulan bir müslüman-milliyetçi" senaryosuna  ihtimal vermesemde meselenin bu yönü genel manzarada incelendiğinde önemsiz kalıyor.

 

Diğer ihtimalde şu soruyla anlaşılabilir : Bu iğrenç saldırıdan kim ya da kimler faydalanabilir ? Zavallı başörtüsü mağdurlarının olmayacağı kesin. "Şu ülke karışsa da durumdan vazife çıkartsalar" diye ellerini avuşturup bekleyen şakşakçılar mı ? Bu noktayı çok iyi düşünmek gerekiyor. Birşeyler dönüyor. Bunu anlamamak için hayli saf olmak lazım. Önce Şemdinli olayları ve meşhur iddianame, arkasından terörle mücadele yasa taslağı, "Tehlikenin farkında!" olan Cumhuriyet gazetesine bomba, aniden piyasalardaki hareketlilik ve daha bir yıl olmasına rağmen şimdiden tartışılması suretiyle ortalığı gerdiren Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Son olarakta menfur  Danıştay saldırısı.

 

Komplo teorilerine karşı çok soğuk olsam da bu meseleyi anlamak için biraz zihin egzersizi yapmanın faydası olacağını düşünüyorum. Bu bağlamda bu cinayetin  nedeni ve amacı ile  ilgili  şahsi düşüncelerim olayları ayrıntılı inceleyince  şekilleniyor. Sanığın Cumhuriyet gazetesini bombalama eylemine de karışması, birçok değişik eylemlerde rol almış olması ve bağlantılarını biraraya getirdiğimde şu ortaya çıkıyor:  Bu eylemin amacını, ülkeyi karıştırmak, iktidarı zor duruma sokmak, istikrara sekte vurmak, demokratik kazanımları kaybettirmek, bu meclise Cumhurbaşkanlığı seçimini yaptırmamak ve tarafeynin çatışmasını sağlayarak antidemokratik  müdahalelere zemin hazırlamak olarak görüyorum. Tabii böyle grifit senaryoların bir taşla onlarca kuş vurma becerisi de vardır. Mesela duygusal bir müslüman, inancının gereğini yaptığını zannederken meşru bir iktidarın altının oyulmasına -kendisini kullananların farkına bile varmadan- vesile olabilir. Bu provokatif eylemin, kullanılan birilerinin vasıtası ile küresel anlamda ABD-İran gerginliğinde hükümeti taraf olmaya zorlamak gibi bir niyet taşıdığı da söylenebilir. Çünkü bu yöntem ABD'nin öteden beri başarıyla uyguladığı bir yöntemdir. Burada kullanılan kullanıldığının farkında bile olmayabilir.Ara-dönem yanlısı bir cuntacı, hükümeti zor duruma düşürmek için bir müslüman milliyetçiyi kullanarak  bu faşist senaryoya müdahil olurken, hiçte istemeyeceği halde mesela ABD'nin küresel emellerine piyon olabilir. Bir parantez olarak belirteyim ki  Başbakan'ın önümüzdeki günlerde yapacağı ABD gezisi bence çok önem arzediyor. Bu gezinin sonuçlarını hep birlikte göreceğiz. 

 

Hangi ihtimali düşünürsek düşünelim  -ister salt tepki eylemi, ister provokatif bir eylem-  ortaya çıkan şu ki Türkiye göz göre göre iki kampa bölünüyor. Bu bölünmenin ileriki aşamalarda nasıl sonuçlara yol açacağını söylemeye bile gerek yok. Bu kamplaşma bir gecede ya da bir cinayet neticesinde olmadı elbette. Bunda en büyük kabahat hiç kuşkusuz "başörtüsü meselesine" bir türlü "insan hak ve hürriyetleri" penceresinden bakamayıp şaşı bir gözle ısrarla "siyasal simge" olarak gören laikçi kesimde. Uzun uzun bunun yanlışlığını anlatmaya gerek yok. Zaten artık kabak tadı veren bu mevzuu "hak ve özgürlükler" kapsamında bir "inanç özgürlüğü" olarak görülmedikçe bir çözüm ummak hayal olur.

 

Ayrıca koyu laikçi kesimde  meşru bir seçimle işbaşına gelmiş iktidarı birtürlü içine sindiremeyenlerin bulunması, bu kesimin "başörtüsü meselesine" olduğu gibi "demokratik sistem" yapısına da şaşı baktıklarını gösteriyor. "Bu meclis Cumhurbaşkanını seçemez" gibi akıllara ziyan hükümlerde bulunan kişilerin öncelikle demokrasiden ve parlamenter sistemden ne anladıklarını açıkça deklare etmeleri gerekiyor.

 

Sonuç olarak meseleyi bağlayacak olursak; baskının, zorbaca bir yasağın sürdürülmeye çalışılmasının bu ülkeye kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Akl-ı selim tüm demokrat insanların savunduğu gibi, bu anlamsız başörtüsü  yasağı derhal kaldırılmalıdır. İdeolojik cinayetler her zaman olmuştur/olacaktır. Bunu vesile kılarak bundan siyasal veya ideolojik rant devşirmeye çalışmak ve özgürlükleri kısıtlayıcı zorba bir tahakkümü devam ettirmeye çabalamak, hele hele ara-dönem gibi temennilerde bulunmak gelecekte de bu tür cinayetlerin olması ihtimalini arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Seçilmiş bir meclisi böyle eylemler vesilesiyle alaşağı etmeyi temenni etmek, tam anlamıyla bir cehalet ve taassuptur. Eğer demokratik hukuk devleti felsefesi ve gerçek anlamıyla uygulanan bir laiklik anlayışı bir gün bu ülkeye hakim olabilirse,  hem provokatif cinayetler azalacak -çünkü sonuç alma ihtimalleri her geçen gün düşecek-  hem de kültürel çoğulculuğun getirdiği olağanüstü toplumsal zenginlik, insanımızın ve dolayısıyla da  ülkemizin ufkunu genişletecektir.

 

 

18/5/2006

Güzel sesli Anchorman

Ahmet Kekeç(*) Yeni Şafak 'ın sivri kalemlerinden. Çok hoş, nükte ve hicivlerle dolu yazılar yazıyor.Kekeç'in bazı favorileri var. Ali Kırca, Emre Kongar, Bedri Baykam gibi. Kekeç 28 Şubat'ın puslu günlerinden bu yana Ali Kırca'ya yönelik kaç yazı yazdı bilinmez. Ama Ali Kırca duruşunu bozup  bir tek cevap vermedi. Ne Ahmet Kekeç'e ne de hakkında yazı yazan onlarca yazara. Bu hayreti mucip birşey. Gerçi ne cevap verecek böyle bir süreçte rol aldığı için, ama o ayrı bir mesele.  Ahmet Kekeç 17 Mayıs tarihli "Sabah Şekerleri'nin 28 Şubatçısı" başlıklı yazısında Kırca'nın bu tavrına  "taammüden efendilik" diyor. Bunu okuyunca beni bir gülme tuttu.. "Taammüden cinayet" bildiğimiz şey ama "taammüden efendilik" pek rastlanan bir tabir değil. 

 

Emre Kongar'da sık sık Ahmet Kekeç'in köşesine konuk olmasına rağmen, ondan da bir cevap gelmiyor. Veya en azından ben Kekeç'in köşesinde "Sayın Kongar, gönderdiği açıklamada...." gibi bir yazıya hiç rastlamadım. Kekeç, Ali Kırca ile ilgili yazısında Emre Kongar'ı da aradan çıkartmış. Yazıya yukarıda link verdim ama, buraya alıntılamak daha hoş olacak :

 

Kimden sözettiğimi aramaya kalkışmayın; önceki gün kısık sesle haberleri okurken yakalanan güzel sesli anchorman Ali Kırca'dan sözediyorum.

 

Bu Ali Kırca meselesi, ciddi bir meseledir.

 

Esasında sevimli bir adam... Ona kızamazsınız. Tolerans boşluklarına sızan ve orada kendini unutturan bir adam. İnsanlarda "tolerans boşlukları" vardır. Bu nasıl bir şeydir bilmiyorum ama, herhalde böyle bir şey vardır. Ali Kırca, o boşluklara sızmakta mahir. Sanki hep tolere edilmiş, hep hoşgörülmüş, hep kollanmış. Hakkını da teslim etmek lazım; iyi bir haberci, daha doğrusu iyi bir televizyoncu. Sesi de, nasıl derler, itimat telkin ediyor. Ses değil de, "Bu adam yalan söylemez, bu adam manipüle etmez, bu adam çarpıtmaz, bu adam iyi bir adam" dedirten tınılar resmi geçidi...

 

Efendi de bir adam.

 

Fakat ben, bu efendilikte sınır tanımaz adamı gördüğümde, Haşmet Babaoğlu'nun yerinde ifadesiyle, "ruhum buruşuyor", darlanıyorum. Aynı şey, "Tarihimizle Yüzleşmek" diye bir kitap yazmış bulunan, ama "tarihle yüzleşme fırsatı" sayılabilecek olaylarla ilgili (sözgelimi Mustafa Suphi olayı, Ali Şükrü Bey olayı, Halit Paşa cinayeti, 1938'de Meclis'e yapılan darbe) tek kelime yazmayan, yazmamayı başaran Emre Kongar'ı gördüğümde de oluyor. Bedri Baykam'da da oluyor. Bu adamlar niye böyle?

 

Kaç kez Ali Kırca'ya, "Hukukun tepetaklak edildiği, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hiçe sayıldığı o netameli ara dönemde niçin Siyaset Meydanı'na ara verdin? Niçin insanlara konuşma, kendilerini ifade etme imkanı tanımadın? Niçin 28 Şubat'ın gizli onaylayıcısı konumuna düştün?" diye sordum. Kaç kez, "Eyvah, Siyaset Meydanı yeniden start alıyor... Bu hiç de hayra alamet değil!" diye yazdım.

 

Hiçbirine cevap vermedi.

 

Daha doğrusu, o bayıltıcı efendi duruşunu korudu. Bu efendilikte, "öteki"ni yok saymaya yönelik azami bir dikkat, bir özen, hakedilmemiş bir aristokrat tavır da yok değildi hani... Taammüden efendilik. Böylelerinden korkarım ben!

 

Zaten ne konuşacaktı ki? Bir gazeteye verdiği demeçte, "Bu kararların altına ben de imza atarım" demiş, 28 Şubat'ın gizli değil, açık onaylayıcısı olduğunu itiraf etmişti. Bir de "düğmeye basmakla" övünüyordu. Daha ne desin!

 

Tabii Ali Kırca, sadece iyi bir haberci değil, aynı zamanda duruşu olan bir sanatçı. Bir kaset yapmıştı. Bir de kitabı var. Güzel yazılar da yazıyor. Kitsch bir romantizm, bir tutam Tayfun Taliboğlu halkçılığı, bir fırt "Arkadaşım İbraam Çavış" devrimciliği. Nasıl derler, "damardan" veriyor. Öylesine kahredici. Ben gizli gizli şiir yazdığından da şüpheleniyorum.

 

Hatırlarsanız, "ses sanatçısı Ali Kırca" olarak şöhreti yakaladığı günlerde (haa, bir de "seksi erkek" seçilmişti), üşenmeden kalkıp sırasıyla haber bültenlerini, "sabah şekerleri"ni, talk showları, "kadın kadına"ları, bilumum müzik eğlence programlarını dolaşmış, o "detone" ve "devrimci" sesiyle türküler okumuştu.

 

Konuk olduğu her programda mutlaka aynı soru: "O güzel sesinizle bir türkü okur musunuz?" Sağolsun, kimseyi kırmamış, okudukça coşmuş, coştukça okumuştu. Bir de televizyon dizisinde görünmüştü; egemen düzeni yıkmaya çalışanların "koruyucu meleği" rolünde.

 

Fakat ben, bu çok faal, bu çok göz önünde, bu her mecrada cismini gösteren kişinin yaşadığından pek emin değilim. Ali Kırca bana sanal bir varlık gibi geliyor. Böyle biri hiç olmamış, hiç yaşamamış... Sadece suretini gezdiren, ismi var, kendisi yok bir adam. Kaç yıldır 28 Şubat'ı, Andıç'ı, postmodern darbeyi filan tartışıyoruz, Ali Kırca'nın ismi de bir şekilde bu tartışmalarda geçiyor, ama değerli anchorman "özenli suskunluğunu" koruyor.

 

Ekrem Dumanlı yazmıştı: "Bazı insanlar -üstelik isimleri zikredildiği halde- suskun kalmayı tercih ediyorlar; Ali Kırca için onca şey söylendi, yazıldı. Ağzını bıçak açmıyor. Her gün köşe yazısı kaleme alacaksın, TV programı yapacaksın ve ithamlar karşısında susacaksın!" Olacak şey mi?

 

Bu suskunluk "yaşayan" birinin tavrı mı, siz söyleyin?

 

Hayır, "sükût ikrardan gelir" demek istemiyorum. Sadece değerli anchormanı kendisiyle ve elbette tarihle yüzleşmeye çağırıyorum.

 

Belki biz yanlış düşünüyoruz.

 

Belki onun dünya ve hayat tasavvuru doğrudur.

 

Madem sesinle, sözünle, dalgalı saçlarınla kendini "kamu"ya açtın, bunu bilmek hakkımız.

 

Hasılı Ali Kırca'nın işi gerçekten zor. Yerinde olmak istemezdim.

 

(*)Ahmet Kekeç 1961 yılında Malatya'da doğdu. Yazı hayatına Aylık Dergi'de hikaye yazarak başladı. Aylık Dergi, Mavera ve Yöneliş dergilerinde hikaye, deneme ve eleştiri yazıları yayımlandı. 1985 yılında ilk hikaye kitabı olan "Son İyi Şeyler"i çıktı. Bir kısmı gazete yazılarından oluşan 10 kitabı bu dönemden sonra yayımlandı. Milli Gazete, Yeni Haber, Zaman, Vahdet, İmza ve Akit gazetelerinde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı. 15 yıldır gazetecilik yapıyor. Gazetelerde yazdığı yazılar MGV Gençlik Dergisi (1997) ve Türkiye Yazarlar Birliği (1997) tarafından ödüllendirildi. Son yıllarda çalışmalarını roman üzerine yoğunlaştırdı. Halen Yenişafak Gazetesinde yazmaktadır. Kitaplarının listesine buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

16/5/2006

Süleymanname

 

demmm.jpgEski Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Odası Konfederasyonu’nun, Atatürk’ün 125. doğumu ve Samsun’a çıkışının 87. yıldönümü nedeniyle tır içinde hazırladığı ‘İşgalden Zafere, Zaferden Cumhuriyete’ adlı gezici serginin açılışında gazetecilerin sorularını yanıtlamış. Ve yine her zamanki ustalığını konuşturarak daha önce kendi söylediği sözleri yine kendisi çarpıtmış :

 

Bu soruların hiçbirini yanıtlamam. Hep cevaplandırdım. 3 defa, 4 defa, 5 defa cevaplandırdım. Altıncısını da cevaplandırsam ne olacak? Demek ki duyulmuyor, anlaşılmıyor. Benim dediğim o değil. Eğer Türkiye’de okuyamıyorsa bir yere gitsin, okunabilir bir yere gitsin. Bununla, ‘türbanlılar Suudi Arabistan’a gitsin’ arasında dağlar kadar fark var..

 

"Neymiş bu dağlar kadar fark ?" dense eminim Demirel onun için de bir cevap bulurdu. Hatırlayacağınız gibi Demirel daha önceden birçok yerde Başörtüsü yasağını eleştirmiş ve "Bu yasak mantıksız, hakkınızı arayın" demişti. Yine hatırlayacağınız gibi  Demirel 28 Nisan’da Habertürk’te yayınlanan ‘Basın Kulübü’ programına konuk olmuş ‘laiklik’ ve ‘başörtüsü sorunu’ konusundaki sorulara da cevap vermişti. Demirel, kendisine yöneltilen “Sayın Demirel, galiba siz farkında değilsiniz; ama bu ülkede başlarını örten binlerce genç kız üniversite kapılarından geri çevriliyor. Bu yüzden, bütün bir Türkiye’de derin acılar ve dramlar yaşanıyor, peki bu kızlar ne yapsın?” sorusuna ise bu kez şu karşılığı vermişti:

 

Türban özgürlük falan değildir. Bu gericiliktir. Orası üniversite, oranın kuralları var. Danıştay, Anayasa Mahkemesi karar vermiş. İlle başı bağlı okumak istiyorsan, başı bağlı olarak okunabilen yerler var, oraya git. Arabistan’da falan öyle yerler vardır, oraya gidin. Orada okuyun.

 

Yok, uzun süre direndim ama dayanamayacağım. Demirel'le ilgili, Necip Fazıl Kısakürek'in 1971' de yazdığı ünlü "Süleymanname" şiirini blogumda bir vesileyle yayınlamazsam sanki kendi kendime ihanet ediyormuş gibi hissedeceğim. İşte tarihe benden de bir not. Gelecek kuşakların kulaklarına küpe olması dileğiyle bir kez daha Süleymanname.. :

 

Sen gül diyarının yapma gülüsün!
Aynı yapmacıkla Çoban Sülü'sün!
Yoktur izlediğin bir dava yolu;
Bir bu yan, bir şu yan, büküntülüsün!
Türk'e zıt sermaye merkezlerinden,
Bir zikzaklı yolda hep, güdülüsün!
Milli yekparelik gelmez işine;
Bu yüzden parçalı, bölüntülüsün
Ve devlete mason biraderlerin
Tam da maslahata denk ödülüsün!
Ne sır sendeki bedava oluş!
Problemler içinde en müşkülüsün!


Fikir dağlar boyu kocaman kitap;
Sen de o kitabın bir virgülüsün!
Böyleyken ustasın gözbağcılıkta;
Cüceler sirkinin baş Herkülüsün!
Gözyaşı ve çığlık vatanında sen,
Hüzün bahçesinin şen bülbülüsün!
Büzülmüş susarken mahzun hakikat,
Davuldan ziyade gümbürtülüsün!
Teokratik rejim olmaz deyip de,
Peşinden müslüman görüntülüsün!
Kolera, vergiler, zamlar, enflasyon;
Bir felaketsin ki, binbir türlüsün!
Gelirsiz giderli bütçelerinle,
Her yıl, milyar milyar köpürtülüsün!
Okka okka vicdan satın alırsın;
Topuzu altından oy baskülüsün!
Bir gökdelen sanır seni gören göz;
Bilmez ki, temelden çöküntülüsün!
Büyük Kongre, dikiş tutturduğun yer;
Meclise gelince söküntülüsün!
Bağlısın hak bilmez yeminlilere;
Hakkı bilenlerden çözüntülüsün!
Üçbuçuk mebusa kaldı diye fark,
Kimbilir, ne kadar üzüntülüsün!
Millet gökten adam dilensin, dursun!
Ümit fakirinin baş keşkülüsün!
Kuzum, senin neren Anadolludur?
Türk' e Amerikan püskürtülüsün!
Farkın şu ki, eski Başbakanlardan,
Sen o belaların son püskülüsün!

13/5/2006

Özür ve Özürlülük

Aslında önceki yazıda belirttiğim gibi Hayy bin Yakzan -1' in devamını yazacaktım ama araya önemli bir husus girdi. Hayy bin Yakzan - 2 ' de yarına kaldı.

 

Ben özel durumların, bazı kutlama ve anmaların belirli günlere sıkıştırılmasına karşıyımdır.Ama bunun bir istisnası var benim için. : "Özürlüler Haftası" 10-16 Mayıs tarihleri arası Türkiye'de  ve Birleşmiş Milletlere üye 156 ülkede  "Özürlüler haftası" olarak kabul edilmiştir.Bu konuda söz söyleme cür'etim ya da klasik teselli gayretlerine girme niyetim yok. Ben sadece bu vesileyle tüm özürlü ağabey, abla ve kardeşlerime sabırlar diliyorum.Ve sizlerle bu konuda yazılmış bir yazıyı, Yeni Şafak'tan Sami Hocaoğlu'nun (*) "Özür, özürlülük ve özürlülere dair" yazısını paylaşmak istiyorum. Modern zihinlerin kambur gördüğü, adeta vak'a-i adiyeden saydığı "özür" kavramını, Ezeli Hakikat' in ışığında Sami Hocaoğlu' nun kaleminden okuyalım :

 

Modern akıl, cenneti dünyada arıyor. Zira hayatı, çift dünyalı değil, tek dünyalı bir gözle okuyor. Bulamayacağı kesin. Dünya bu aklın elinden kurtarılmazsa, bu sadece hayal kırıklığına değil, büyük bir felakete de yol açacak gibi görünüyor.

 

Kılçıksız ve sözüm ona mükemmel bir hayat tasarlaması bundan. Özür ve özürlüye "tasarım hatası" veya "hatalı imalat" gibi bakmasının sebebi bu. "Yük" veya "hurda" olarak görüyor onu. Nietzsche'nin, küstahça kibrin eseri olan "üstün insan" tezini hatırlatıyor. Bir tür "Süpermen" yani. Bu sakat, bu hasta bakışa göre özürlüler "şandala", yani "insan artığı". Rivayet doğruysa, Eski Isparta, hayatı Allah'sız, ahlaksız ve anlamsızlaştırdığı için, özürlülerini aç aslanlara yem diye atarmış.

 

İşte bu bakış açısıdır iflah olmaz sakatlık. Zira insana, endüstriyel bir mamul gibi bakıyor. Körlük, sağırlık dilsizlik ne ki? Bu kalpsizliktir. Nice körler vardır ki, kalp gözü bin gözün göremediğini görür. Nice sağırlar vardır ki, kalp kulağıyla sessizliğin sesini işitir. Nice dilsizler vardır ki, kalp diliyle sesini kainata işittirir. Ama kalpsizin çıkış yolu yoktur. O iflah olmaz.

 

Modern tıp bu hasta aklın elinde tehlikeli bir oyuncak. Şer'î hükmü için bana getirilen bir değil birkaç vaka oldu: Ceninin ültrasonda tek kolu görünmüyor veya tek bacağı yarım görünüyor. Sorumsuz ve hastalıklı akıl sahibi hekimin aklına gelen ilk ve tek şey "cenini almak". Değerden yoksun bir eğitimin ürünü bu kadar oluyor. Ve katliam modern akıl sayesinde anne karnında başlıyor.

 

Müstakbel ebeveyne "Doğduktan sonra çocuğunuzun sakat kalmama garantisini nasıl alacaksınız?" diye soruyorum. Dahası, "Bırakın doğmamış bebenizi, kendiniz için bir garanti var mı?" diye soruyorum. Anlamayan olursa ekliyorum: "Sırtını sallayınca hörgücünden kurtulacağını sanan deve rolü oynuyorsunuz! Kontenjanınız sırtınızdaki bir heybe değil, sallamakla düşüremeyeceğiniz bir hörgüç gibidir, anlayın artık!" Ve doğum gerçekleşince yaşanıyor asıl şaşkınlık: Meğer iki olayda da cenin sağlammış, ultrasonda görünmemiş.

 

Vahiy fiziki özrü, özürlülük olarak görmez. O insanın "manevi bedenine" ait özürlerle ilgilenir ve asıl özür olarak onları görür. Bu yolla muhatabında farklı bir "özürlülük tasavvuru" inşa eder. Mesela "Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık dönemezler" der. Buradaki "sağır, dilsiz, kör" tabiî ki baş kulağı, dili ve gözü değil, gönül kulağı, dili ve gözüdür. İşte bir başka ayet: "Gözler kör olmaz, kör olan göğüslerdeki kalplerdir".

 

Onun için, Mekke'nin ileri gelenlerine İslam'ı tebliğ ederken kendisine gelip soru soran bir âmâ ile ilgilenmeyen Hz. Peygamber tatlı-sert bir üslupla uyarılır: "Kendisine âmâ gelince, yüzünü astı ve başını çevirdi: Nereden biliyorsun; belki de o arınacaktı; veya öğüt verilecek ve verilen öğüt kendisine faydalı olacaktı?"

 

İşbu ayetlerin kendisi sebebiyle indiği "İbn Ümmi Mektum" künyeli Abdullah b. Şureyh, Hz. Peygamber tarafından bir savaş sırasında Medine'ye vali olarak atanacaktır. Bu vekalet, bir tür Hz. Peygamber'in yöneticilik makamına vekalettir. İşte âmâ, işte Peygamber...

 

Modern akıl, özürlülüğü ve özürlüyü anlayamamakta bir yerde mazur. Özellikle doğuştan özürlüler söz konusu olduğunda, modern aklın çuvalladığı görülüyor. İlahi hikmet açısından bu nasıl izah edilecektir?

 

Bunu izah son derece kolaydır. Ancak, önce insanın önyargılarından kurtulması şart. Mesela, insanın başta sıhhati ve tüm organları olmak üzere, sahip olduğu hiçbir şeyi "Allah'tan tahsil yoluyla elde etmediğini", aksine "kendisine Allah tarafından bahşedildiğini" hatırlaması ve itiraf etmesi gerekiyor. Öyle ya, kim ödedi gözünün, kulağının, elinin, ayağının, aklının ve ruhunun bedelini? Hiç kimse.

 

Herkes sonsuzca açılmış ilahi bir kredi ile doğuyor. İsterse inkar etsin, gerçek değişmez. İnkar eden nankörlüğünü tescillemiş olur. İnsan, Allah'tan alacaklı değil, O'na borçludur. Her şeyini, ama her şeyini. Zaten "din" kelimesi de "borç" anlamına gelen "deyn"den geliyor. Gerçek dindarlık, "Allah'a olan borçluluk bilinci"dir. Allah insana sahip olduğu her şeyi armağan etmiştir. Armağan sahibi isterse armağan etmez, isterse kısmen eder. İnsanın, O'ndan alacağı varmış da tahsil edememiş havasına girmesi, haddini bilmezliktir.

 

"Meselenin aslı bu, ama hikmeti nedir?" diye sormakta bir beis yok.

 

Biz insanlar, bütünü asla göremeyiz. Gördüğümüz parçadır. Parça bütünden kopuk algılandığında bazen "kötü gibi" durur. Ama ait olduğu bütün içinde "güzel" durabilir. Hatta, bu alemi de aşıp hayatı bu ve öteki dünya olmak üzere iki yüzüyle kavrayabilseydik, belki de olanın "güzel"den de öte "kusursuz" ve "mükemmel" olduğunu görecektik.

 

Ama bütünü gören biri var: Allah. Parçayı görene düşen, bütünü görene "teslim olmak"tır. Bu hikmetin aşkın boyutu. Bir de içkin boyutu var. O da, "hayat tasavvurumuzla" ilgilidir. Dünya hayatı bazıları için bir lunapark, bazıları için bir meyhane, bazıları için bir fabrika, bazıları için bir lokanta, bazıları için bir çilehane, bazıları için bir tapınaktır. Vahyin inşa ettiği tasavvura göre ise bir "imtihan salonu"dur. Sınanmak kaderimizdir. Birbirimizle sınanırız, kedimizle sınanırız. Bazen fazlamızla sınanırız, bazen noksanımızla. Özürlünün kendisi özrüyle sınanır, yakınları onunla sınanır, biz onların tümüyle sınanırız. Noksanlar, noksan olmayanlara sahip olduklarını hatırlatan bir "uyarı levhası"dır.

 

Asıl noksanlık, özürlülük, sakatlık, bu hakikati anlamaktan aciz olmaktır

 

 

(*) Sami Hocaoğlu müstear bir isimdir.

 

 

9/5/2006

Şener ve Laiklik

Geçtiğimiz günlerde Abdüllatif Şener Anayasa’nın 24. maddesinde, üzerinde mutabık olmamız gereken bir laiklik tanımı olduğunu belirten bir görüş bildirmişti. Başbakan Tayyip Erdoğan ise mealen "şahsi görüşüdür, partiyi bağlamaz. Bizim Laiklik tanımımız sayın Meclis Başkanın tanımı ile aynıdır" diyerek Abdüllatif Şener'in tanımındaki hatayı düzeltmişti. Temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlardan hareketle yapılacak bir laiklik tanımının yanlışlığına Mümtaz'er Türköne bugünkü yazısında şöyle dikkat çekiyor :

 

[..] Temel haklara sınırlar çiziyorsunuz. Sonra vatandaşa getirdiğiniz bu sınırlamaları laiklik olarak takdim ediyorsunuz. Aynı anda laikliği devlete has bir anayasal prensip olmaktan çıkartıp insanların sırtına ağır bir yük olarak yüklüyorsunuz. “Devletin sosyal düzeni”ni referans almak, bu “sosyal düzen”in içinde yaşayan laikliği ortak payda olarak topluma sunabilmek için, AK Partili bir politikacının ruh dünyasındaki “sosyal düzen”in alt üst olması, bütün etik değerlerini kaybetmesi gerekir. Bunun adı, doğrudan dini toplum dışına iten komünist-totaliter bir düzeni topluma dayatmaktır.

 

Abdüllatif Şener daha sonra Bugün gazetesinde de söylediklerini açmak istemiş ve daha başka inciler de döktürmüştü. Bu, yazarın gözünden kaçmamış. Mümtaz'er Türköne bu sözlerin yanlışlığını anlatırken A.Şener'e adeta ders veriyor :

 

Başörtülü bir kadın milletvekilinin bir partinin listesinden aday olmasının, mevcut sistem içinde asla mümkün olmadığını söylüyor. Gerekçe olarak “Anayasa Mahkemesi kararı”nı gösteriyor. Arkasından “Türkiye bir hukuk devletidir” diye ekliyor. Türkiye’nin hukuk devleti olduğunun farkında olan bir politikacının, hukuk devletine dair bir şeyin de farkında olması gerekir. Anayasa Mahkemesi yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetleyen bir yüksek yargı organıdır. Bu organ yasak koyamaz, kural tesis edemez. Yasak koymak, kural tesis etmek, parlamentonun işidir. Benim dışımda, benim Şener’e verdiğim vekaletle iş görenler dışında benim üzerime kural koyma yetkisine sahip kimse yok. Kendi işini Anayasa Mahkemesi’ne havale ederek, meşruiyetini ve varlık sebebini inkar eden bir politikacıya siyasette, arasanız da yer bulamazsınız.

 

Arkasından güç sahiplerine teslimiyetin “orta yolcu” gerekçeleri geliyor. Şener çözümü gösteriyor: Başörtülü insanların taleplerinin, siyaset kurumu marifetiyle “bazı çevreleri rahatsız edecek bir özellikten arındırılması” sağlanmalıdır. “İnsanların benden rahatsızlık duyduğu alanları tasfiye etmek, benim de sorun olarak gördüğüm bazı alanların aşılmasının en etkili yoludur.” diye düşündüğünü ekliyor Şener. Konu başörtüsü. Tamam, bu rahatsızlığı tasfiye edelim! Ne yapalım? Nasıl tasfiye edelim? Şener, başörtüsü sorununun başörtüsünün tasfiyesiyle çözülmesinden bahsediyor? “Bazı çevreleri” rahatsız etmemek için başörtüsünü tasfiye edeceksek, Şener’in oturduğu koltukta ne işi var? Öyle ya “bazı çevreler” bu tasfiye için Şener’e niye ihtiyaç duysun?

 

Devletin bir “sosyal düzeni” varsa, üstelik bu düzen Şener’in “sosyal düzeni” haline gelmişse, önerdiği tasfiyeden başka çıkar yol yok. 24. maddede olduğu gibi temel haklara ve özgürlüklere getirilecek sınırlamalara “laiklik” dersiniz ve bu sınırlara yeni yasaklar ilave ede ede mükemmel bir laik düzene ulaşırsınız. Yalnız, laik düzeni “devletin sosyal düzeni” içinde arayıp bulduğunuz sürece demokrasiye, halkın oyuyla iktidara gelenlere de ihtiyaç yok. Çünkü toplumsal hayatı bile düzenleyen totaliter bir devlet içinde seçimle gelenlerin değiştireceği bir şey kalmaz. Problem şu: Şener’in “sosyal düzeni”nde kendisinin bir yeri ve anlamı var mı?

 

 

Abdüllatif Şener buradaki dersi alır mı bilmem. Ama Mümtaz'er Türköne'nin sorduğu soru çok yerinde. Parlementonun görevlerini cömertçe ona buna dağıtan Şener, acaba kurguladığı ve hali hazırda uygulanan sistemde kendisine bir yer olamayacağını göremiyor mu ?

 

 

4/5/2006

Demirel ve İlkesizlik

derrrn.jpgHatırlayacağınız gibi eski  Cumhurbaşkanımız  Süleyman  Demirel   geçtiğimiz günlerde "Türbanlılar Arabistana gidip okusun" diye bir laf etti. O günden bu güne yoğun bir şekilde tartışılan bu sözleri Demirel'in bilinçli olarak söylediğine bence şüphe yok. Bu sözlerin, yeni yetme talebelerin bile bilebileceği; laiklik,  insan hakları, demokrasi, hukuk devleti tanımlarına hiçbir biçimde uymadığını ayrıca belirtmeye gerek yok sanırım. Bunu açıklamaya çalışmak abesle iştigal olur bence. Hem benim söylemeye çalıştığım şey bu sözlerin sahibinin halet-i ruhiyesi. Bazı insanlar "Türbanlılar Arabistan'a gitsin"  sözlerine şaşırıp onyıllarca  yıl sağ siyaset çizgisinde başaktör olan, nihayetinde yine bu çizgi ve temeller üzerinden Cumhurbaşanlığına kadar yükselen Demirel'in neden böyle konuştuğunu anlamlandıramayabilirler. Oysa bunun nedeni çok basittir : "İlkesizlik." Aslında ben bu konuyu işlemek istememiştim. Hem siyasetten hem de Demirel'den oldum olası hoşlanmam. Fakat bugün Metin Bey Ağabeyimin Mustafa Akyol'un sitesinde linkini verdiği bir makale o kadar güzel bir Demirel analizi ortaya sunmuş ki buradan atıfta bulunmadan geçemedim.

 

Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Siyaset Bilimci Prof.Atilla Yayla Zaman Gazetesi' ne yazdığı bahse konu makalede Demirel için şu tespitte bulunmuş :

 

Kendisini sırf teoriyle sınırlandırmamaya, siyasetin işleyiş biçimini her seviyede gözlemeye ve anlamaya çalışan bir siyaset bilimi hocası olarak bütün bilgi ve birikimimle Demirel’in hayatındaki temel ilkenin ne olduğunu keşfetmeye çalıştığımda ulaşabildiğim tek ilkenin ilkesizlik olduğunu görüyorum. Benim bildiğim Demirel’in hayatındaki temel ilke herhangi bir ilke sahibi olmamaktır. Çünkü Demirel’in başlıca değil yegâne amacı iktidarda olmaktır, gücü elinde tutmaktır. Bu amaç her türlü aracı meşru kılmakta ve her türlü kalıcı ilkeyi berhava etmektedir.

 

Fazla söze ne hacet ? Prof.Atilla Yayla'nın makalesini mutlaka okuyun derim.

 

Bir de işin mizah yönü var. Demirel,  Fethi Bey'in İzlenimler' inde  sık sık konuk oluyor. İzlenimlerde son olarak Metin Bey'in bir manifestosu var ki gülmekten katılabilisiniz. Veya Salih Memecan'ın zeka fışkıran çizgileri ( 1 - 2  ) gününüzü aydınlatabilir. Ama beni endişelendiren bir şey var : Öyle ya da böyle uzun yıllar bu ülkenin en önemli siyasi aktörü olmuş Demirel'e, hem onlarca yıl katlanıp, hem de söylediklerine, icraatlarına istihza ile güldüğümüzü gören ve Ülkemize "dışarıdan"  bakan birisi, meşhur bir sözü biraz değiştirerek bize söylese ne yaparız dersiniz ? : "Ne gülüyorsun, anlattığın kendi hikayen.."

 

2/5/2006

Başlıksız

Bu yazıyı Zaman Gazetesi'nden aldım. Peyami Safa'nın 1959 yılında İslam Mecmuası' nda yayınlanan bir yazısını üzerine herhangi bir yorum yazmadan aktarıyorum. Okuyanlar gönüllerinde değerlendirmesini yapacaktır.

 

[Zaman Üstü Yazılar - Peyami Safa] İsbatsız iddialar

 

Her iddianın doğruluğu, isbat edilmek şartına bağlıdır. Onu tahminden, vehimden, iftiradan ayırmanın başka çaresi olmadığını vicdan ve mantık sahibi her insan bilir.

 

Türkiye’de sosyal yapının normal icaplar çerçevesini aşıp emniyet kuvvetlerinin müdahalesini lüzumlu gösterecek derecede bir irtica hareketi olduğunu iddia edenler bunu isbat etmekle mükelleftirler. Yıllardan beri tekrarladıkları bu iddia hiçbir gün, hiçbir şekilde isbat edilmiş değildir. Münferit vak’alar toplu bir hareketin delili olamaz. Kaldı ki bu vak’aların bir kısmı uydurmadır. Şişirilenleri de vardır. Hepsi doğru da olsa, elli seneden beri Türkiye’de 31 Mart ölçüsünde bir ihtilâl hareketi olmadığı hakikatini ortadan kaldırmaz.

 

Türkiye’de, her memleketin seviyesi ve nisbet ölçüleri dahilinde gerilik temayülleri vardır. Bundan yüzlerce sene sonra da olacaktır. Çünkü gerilik izafîdir. Komünistlere göre sosyalistler, liberaller, muhafazakârlar geridirler. Hem kendi benliğini kaybetmemek hem de ilerlemek zorunda olan her cemiyette (istisnasız her memlekette) muhafazakâr ve inkılâp­çı kutupları vardır. Sosyal muvazene ve dinamizm; bu kutuplar arasındaki düşünce ve temayül çatışmasından doğar. İki taraftan birinin lehine muvazeneyi bozan bir taşkınlık hareketi görüldüğü zaman tehlike baş gösterir. Böyle olmadığı zamanlarda “irtica var!” yaygarası, o muvazeneyi bozmakta siyasî veya ideolojik menfaatleri olanların yıkıcı propagandasıdır.

 

***

Türkiye’de Sovyet ajanlarının irticaı kışkırtmağa çalışmaları da, sabit olmamakla beraber mümkündür. Bundan “irtica var” neticesi çıkarılamayacağı gibi “bütün dindarlar yobaz ve yobazlar komünist” tarzında bir hükme de varılamaz. Bu da dinin politikaya âlet edilmesinin en sapık propaganda şekillerinden biridir.

 

Peyami Safa

 

(1959 İslam Mecmuası / Objektif 4 - Din İnkılap İrtica, Ötüken Neşriyat)

29/4/2006

Guantanamo Yolu

Sinemayı çok severim. Salonlara çok nadir gitsem de beğendiğim filmlerin DVD'lerini edinir seyrederim. Bu hafta  uzun zamandır işten güçten yapamadığımı yaparak vizyona yeni giren, "Guantanamo Yolu" adlı filme gittim. "Guantanamo Yolu",  İngiltere uyruğuna mensup üç genç adamın 2001-2004 yılları arasında yaşadıkları gerçek olaylara dayanarak çekilen yarı belgesel-yarı dramatize bir film. İngiltere yapımı filmi Michael Winterbottom ve yardımcısı Matt Whitecross yönetmiş. Şubat ayındaki Berlin Film festivalinde aldığı övgülerden ve "Gümüş Ayı"dan hatırladığım filmi sanatsal yönden değerlendirebilecek kapasitede değilim. Açıkçası o yönü de beni ilgilendirmiyor. Ben sanatsal yönünden ziyade konusunun gerçekliğine ve yarı-belgesel tarzına dikkat çekmek istiyorum.

 

Pakistan kökenli üç İngiliz gencin içlerinden birini evlendirmek için gittikleri asıl memleketlerinde, evlilik amaçları yanında kimliklerini ve köklerini tanımak için yolları Afganistan'a da düşer. Bu gezileri, başlangıçta hiçbir sorun yokken Mezar-ı Şerif'te Amerikan bombardımanlarının altında kalıp, ardından Kuzey İttifakı'na mensup askerlerce tutuklanmalarıyla adım adım bir kabusa dönüşür. İşgalci Amerikan birlikleriyle işbirliği yapan Kuzey İttifakı mensupları, hiçbir şeyden haberi olmayan bu üç kafadarı  gelişigüzel bir tutuklamanın ardından "El Kaide örgütü mensubu" oldukları gerekçesiyle Amerikalılara teslim ederler. Bir askeri  uçakla  ABD'nin Küba adası üzerinde kurduğu Guantanamo Hapishanesi'ne gönderilen kahramanlarımızı 3 yıl süren şiddet, aşağılama, hakaret ve işkence dolu günler beklemektedir. Guantanamo'da 12 yaşındaki çocukların bile bulunduğunu ve bu hapisanenin yasadışılığını anlatan film konusunu birebir gerçek olaylardan alıyor. Filmi yönetmenleri Michael Winterbottom ve yardımcısı Matt Whitecross' u da bu Guantonamo rezilliğini  kitlelere sinema yoluyla ulaştırma çabalarından dolayı takdir etmek gerek. Her ne kadar filmde artık küresel  bilinçaltına sızmış olan "İslam fobisi"ne bakış, bütün iyi niyetli çabalara rağmen yine de belli bir çerçeveden yapılmış olsa da bu filmi ve yönetmenlerini takdir etmeme engel değil..

 

Biz "Doğulu"lar Sam amcanın çirkin yüzünü az çok biliyoruz. Afganistan'da, Irak'ta emperyalizmin, işgalin, işkencelerin, vahşetin  neticelerini birebir yaşamasakta haberimiz oluyor. O bakımdan filmi izleyince ABD'lilerin yaptığı rezillikler, aşağılık işkenceler bir "Doğulu" ya hiçte yabancı gelmiyor. Filmi önemli bulmamın bir sebebi de küresel anlamda ve özellikle Batı toplumlarında çok popüler bir eğlence olan sinemanın Guantonamo'daki yasadışı, insan hak ve özgürlüklerine  aykırı, onur kırıcı uygulamalara, işkencelere ve aşağılamalara dikkat çekmekte birçok çabadan daha etkili bir yol olması. Ve bu anlamda film özellikle kendi iç haber kaynakları ile sürekli  beslenip yanıltılan Batı'ya, Guantonamo'da yaşanan vahşeti olanca çıplaklığıyla duyurabilir.

 

Ben filmi yüreği insan sevgisi ile dolu, haksızlığa ve zulme rıza göstermeyen duyarlı herkesin izlemesini ve yakınlarına izletmesini isterim. Böyle  filmleri ardarda, tekrar tekrar izlemeli, sonra da başkalarının kanları üzerinde kurdukları o uygarlıklarının çirkin yüzünü görmeli, göstermeli ve ibret almalıyız.

 

Yasadışı bir hapisanede, bir mahkemeye bile çıkarılmadan suçunun ne olduğunu bilmeden işkencelerle dolu yıllar geçiren müslüman kardeşlerimizin hala o zindanlarda olduğunu bilmek ise bana tarifi imkansız  bir acı veriyor. Onlar için elimden şuanda sadece Rabbime dua etmek ve gözyaşı akıtmak geliyor.