27/5/2006

Âmâk-ı Hayâl

A'mâk-ı Hayâl' i okudunuz mu? Filibeli Ahmet Hilmi  'nin muhteşem bir eseridir. Bir felsefî  hikayeler dizisi diyebileceğimiz A'mâk-ı Hayâl,  iyi bir eğitim görmüş, düşünen, arayan, gerçeğe susamış bir genç olan Raci adlı roman kahramanının şahsında bir mürîdin 'seyr-i süluk'unu anlatır. Raci, Aynalı Dede lakablı meczup görünümüne karşın, kemal ve irfan sahibi bir rehberin manevi terbiyesi altında, gönül aleminin derinliklerine yaptığı yolculuklar neticesinde, alemde Allah'tan başka bir varlık olmadığını, bu alemin Allah'ın sıfatlarının tecellisi olduğunu anlar. İnsan alemin özü, özeti, meyvasıdır. Alemin yaratılış amacıdır, Rabbinin halifesidir. Alemdeki her varlık, Allah'ın bir adının, bir sıfatının tezahürü iken, varlıkların sonu olan insan, Allah'ın tüm sıfatlarının tecellisine mazhardır.

 

Filibeli Ahmet Hilmi kitabın girişinde "birkaç söz" başlığı altında şunları yazar :

 

Bu kitabı, gerçeği arama kaygısı taşıyan yürekler, hayatın sonuyla ilgili konuları seven insanlar zevkle okuyabilirler. Bir asırdır bu memleket ve millet çok Raci'ler yetiştirdi ve daha birçokları yetişecektir.

 

Okuyucularımıza sunduğumuz bu hikayeler -hikaye mi acaba?!- ilgi görecek olursa kendimizi mutlu sayarız. Çünkü bu hikayeye gösterilecek ilgi ciddi konulara ilişkin birer eğilimin bulunduğunu gösterir ki bu, değerli okuyucularımız için hiçte yadsınacak bir durum değildir. Bu büyük millette gerçeğin arayışı endişesiyle dolu binlerce duyarlı yüreğin mevcut olduğunu dost düşman herkes görmüştür.

 

Filibeli'nin bu temennileri boşa çıkmamış,  A'mâk-ı Hayâl  büyük ilgi görmüş defalarca baskı yapmış, halen de aynı ilgiyi görmeye devam etmektedir.

 

Raci, 4 yıl süren arayış, şüphe devrinden sonra iyice yorgun düşer. Bu dönemde sıkıntılarını dindirici etkisi nedeniyle kendisini eğlenceye vermiştir. Bu eğlencelerin geçici hazlarından  sonra yine aynı aklî işkencelere maruz kalmakta ve kuşku denen canavar bütün benliğini, aklını, kalbini kavurmaktadır.

 

Yine bu eğlencelerden birinde, güzel bir bahar günü arkadaşlarıyla pikniğe gider. Gittikleri yerde başka insanlarda vardır. Güzel bir yer bulmak umuduyla dolaşırken iki hırpanî kılıklı adamın bulunduğu bir yeri beğenirler. Ve adamların 3-5 metre yanına malzemelerini koyarak, dinlenmeye çekilirler. Raci tesadüfen bu pejmürde adamların yanına düşmüştür. Adamlar aralarında konuşmakta, Raci de dinlemektedir. Raci şöyle anlatıyor:

 

[...] Ellili yaşlarında görünen biri konuşuyor, daha genç olan dinliyor, bazen soru soruyordu. Konuşmalarından, önce deli olduklarına hükmettim. Gerçekten deliydiler. Ama delilerin meczup denilen türlerinden. İşin tuhaf tarafı, bu iki pejmurdenin delice konuştukları konular, beni oldum olası meşgul eden şeylerdi. Yaşlı olan genç deliye (gerçekte yalnız Allah'ın varlığının mevcut olduğundan bahisle/ S.Ö) şöyle diyordu:

 

[...] Zaten hiç ile hep, birin ta kendisi, bir şeydirler! Ama cahil kalabalıklar bir şeyi iki farklı adla anıyorlar!..."

 

Diğer konularda benzer şeylerdi. İyice şaşırmıştım. İster istemez söze karıştım:

 

"Tuhaf! Varla yok hiç bir olur mu? Örneğin ben şimdi varım, yarın yok olacağım. Bu ikisi arasında fark yok mu?" dedim. Deli başını çevirdi. Kahkayı bastı : "Vay! Sen varsın ha?! Acaba var mısın?"

 

Bu önemli soruyu kendi kendime çok sormuştum. Bu soru yüzeysel bir bakışla anlamsız hatta alay konusu olarak görülebilir. Ama öyle değildir. Eğer varsam, neden yok olacağım? Yok olmayacaksam, ruhum baki mi kalacak?  [..] Ve daha cevabını bulamadığım bir çok soru. Deli ekledi :

 

"Ama ben varım. Çünkü hiçim ve yokum. Vücudum mutlaktır. Yok olma sınırlıdır. Mutlak olan vücuttur. Mevcuttur."

 

Bundan sonra sustu. Hiçbir soruma cevap alamadım. Sonunda ısrarlı sorularımdan rahatsız oldu. Arkadaşına :

 

"Haydi gidelim, bu hayvan bizi zevkimizden alıkoydu." dedi.

 

Kalkıp gittiler. Ne tuhaf! Perişan görünümlü bir deli, mükemmel tahsil görmüş bir insana hayvan diyebiliyordu!

 

Daha sonra Raci bu düşüncelerle daha da tuhaflaşır. Süreki aynı soruları kendine sormakta aklen delinin ne demek istediğini bir türlü anlayamamaktadır. Piknikten sonraki ikinci günde kahvehane yolunda, herzaman geçtiği bir mezarlığın önünden geçerken, mezarlığın kapısının açık olduğunu görür. Mezarlığın içinde bir kulübe vardır. Terk edilmiş sandığı kulübenin kapısını açtığında içeriden eski püskü elbiseler giymiş birisi çıkar.

 

Elli yaşlarında olduğunu tahmin ettiği adamın başında yeşil bir takke vardır ki kırk elli ayna parçası yapıştılarak süslenmiştir. Birçok kumaş parçaları yamanarak yapılmış ve gökkuşağını andıran yırtık cübbesine de ayna teneke türünden şeyler dikilmiş, yapıştırılmıştır. Bu görüntüye gülmemek ele değildir. Ama bakışlarında o kadar hoş bir yumuşaklık ve alçak gönüllülük, çehresinde o kadar hüzünlü bir donukluk vardır ki Raci gülmediği gibi kendisine doğru bir adım atar. Raci'nin ağzından devam edelim :

 

Kıyafetiyle tam bir tezat oluşturan bir ciddiyet içinde yavaş ve ahenkli bir sesle:

 

"Safa geldiniz nurum, buyrunuz" dedi ve kulubesinden çıkardığı bir hasır parçasını yere serdi. Oturdum. Sırtımı kulübeye dayamıştım. Ön tarafımızda on beş kadar iri taşlı ve güzel sülüs yazılı mezarlar, sağ ve sol yanımızda sık dikilmiş ağaçlar bulunuyordu. Kulübenin sahibi bir kere daha içeri girdi, mangal işini gören bir çömlek getirdi. Bir daha girdi, eski bir cezve, iki fincan, bir ibrik, bir tütün tabakası, birkaç teneke kutu çıkardı. Kuru ot ve çerçöple yaktığı ateşe cezveyi sürdü. Tekrar:

 

Safa geldiniz nurum! Nasılsınız, iyi misiniz?" dedi.

 

"Allah'a hamdolsun" dedim.

 

Adamın ciddiyetiyle kıyafeti arasındaki arasındaki tezat beni şaşırtmıştı. Tekrar söze başlayarak:

 

"Adınız nedir?" dedi.

 

"Ahmet Raci."

 

"Ahmet Raci mi? -gülerek- "Beşeriyetin adını ellerinden almışsın nurum! İnsan türü o kadar çaresiz, zayıf ve muhtaçtır ki hayatını ricayla sürdürür. Raci demek, insan demektir." dedi. Bu mükemmel sözler üzerine şaşkınlığım bir kat daha arttı. Merakla sordum:

 

"Sizin adınız nedir?"

 

"Benim adım çoktur, heryerde bir ad ve lakapla anılırım. Burada üzerimdeki aynalardan dolayı "Aynalı Dede" namıyla tanınırım. Ama istersen Adem Baba de."

 

Bir süre düşündükten sonra kendimi daha fazla tutamayarak şöyle dedim:

 

"Azizim, kemal sahibi bir kimse olduğunuz ortada. Böyleyken kemalinizi bu garip kıyafetin altında gizlemenizin nedenini anlayamıyorum."


"Cevabı çok basitir." -Kahveyi pişirip fincanımı doldurduktan sonra konuşmasını sürdürdü-: "Herkes süse meraklıdır. Birçoğu büyük paralar harcayarak türlü türlü elbiseler diktirir. Ben de bu tür elbiseden hoşlanırım."

 

Aldığım cevap, akla uygun değildi.  Kafamda tarttığımda akılcı olmadığını görerek kendi düşüncemi söyledim. Bana şu cevabı verdi:

 

"Açıklamamı akılcı bulmuyorsunuz. halbuki bence akla uygundur. Elli yaşında bir adamın tanesini on, bazen yirmi kuruşa alıp boynuna taktığı ve adına boyun bağı dediği bir yuları akla uygun gördüğünüz halde külahıma taktığım ayna parçaları neden akla uygun olmasın? Tut ki her ikisi de insan münasebetsizliğini, deliliğini göstersin! Bu durumda bile benim deliliğim   daha akla uygun ve daha mantıklıdır"

 

Birdenbire aklıma daha parlak bir fikir geldi. Deli kılığına girmiş bir bilge olma ihtimali bulunan Aynalı Dede ile ciddi konular hakkında konuşmak isteyerek:

 

"Sultanım, siz bu viranede gömülü bir hazinesiniz, bense bilgeliği arayan avareyim. Sizden yararlanmama izin verir misiniz? Lütfen elinizi verin, öpmek istiyorum."

 

"El öpmek?!" -şaşırarak-: "Niçin? İstersen konuşalım. Ama sözden ne çıkar! Şimdiye kadar kimbilir kaç hayvan yükü kitap okudun, ne anladın? Hiç değil mi? İnsanların bilgileri nedir? Arzularını gidermek ve zanatlarını geliştirmek için edindikleri birşeydir. Peki Hakk ve hakikate ilişkin ne bilirler? Hiç! Akli denklemlerle Hakk'ın varlığını bulmak mümkündür. Ama bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım! Harf dizisiyle bilgeliğin aslına ulaşılabilir mi?"

 

O an garip bir duyguya kapıldım. Koca bir medeniyetin, insanlığın binlerce yıllık birikiminin eseri olan bilgileri hor gören bu garip kılıklı delinin sözlerindeki büyüklük, ben de bir aşağılık kompleksine yol açmıştı. Çok alçalmış, çok küçülmüştüm.Ağzımı bile açmadan, yardım ve acıma uman bakışlarımı ona diktim...

 

Bundan sonra Raci'nin Aynalı Dede'nin refakatindeki 'seyr-i süluk'u anlatılıyor. Yani kitap asıl buradan sonra başlıyor.Tasavvufun bütün öğelerini çeşitli dinlerin anlatılarıyla süsleyek anlatan Filibeli Ahmet Hilmi,  Raci'ye Aynalı Dede'nin refakatinde; yokluk tepesi, ışıkla karanlığın savaşı, körler ülkesinde mor şeytanlarla ilgili tartışma, anka kuşunun sırtında evrende yolculuk, kaf dağını arayış, azamet denizinde doğup, fındık kabuğunda kaybolan tecelli şelalesi, ebedi muamma ve nur dağında marifet ile konuşma, Hürmüz'le Ehrime'nin mücadelesi, aşk aynasının sorusu, kambur felekle kör talihin nasip dağıtması, ulular meclisi gibi olağanüstü hallere şahadetle; aklın kavrayamadığı, simgeler ve sembollerin ardında, tüm varlığı yaratan sonsuz gerçeği keşfettiriyor. 

 

Zevk-i dünyaya firîb olmadılar ehl-i kemal

Bildiler hasılı hep zıll u huve'l-lu'b u hayal

Zevke teşbihi cihanın hele rğyaya misal

Damen-i aşkı tutup buldu kamu kurb-u visal

(Aynalı Dede)

 

Ya Daîmi, ya Dehrî, ya Evvel, ya Ahir

Ya Zahir, ya Bâtın, sesimi duy

Kulun Zekeriyya'nın sesini duyduğun gibi

(Hz.Şâzeli)

 

Hakikati arayanlara ne mutlu!...

 

 

15/5/2006

Hayy bin Yakzan - 2

Bu yazı   "Hayy bin Yakzan - 1" 'in devamıdır.Eğer okumadıysanız öncelikle ilk yazıyı okumanızı öneririm. Kaldığımız yerden devam edelim : 

 

Hayy küçük bir bebekken bir ceylan tarafından beslenmeye başlar. Anne ceylan yavru Hayy’ı iki yıl sütüyle besler.Hayy zamanla annesini taklit etmeye onun gibi sesler çıkartmaya, hareketler yapmaya başlar. Ama Hayy zamanla hem annesinden hem de etrafta gördüğü diğer hayvanlardan farklı olduğunun bilincine varmaya başlar.Ve onları gözlemleyip çevresine, tabiata bakarak düşünmeye başlar. Hayy’da ilk uyanan temel insani duygu, “utanma” olur ve avret yerlerini örtmesi gerektiğine karar verir.8 yaşına geldiğinde artık Hayy ellerini beceriyle kullanmakta ve basit aletler –sopa vb- yapmaktadır.

 

Artık anne ceylan yaşlanmış ve güçten düşmüştür. Hayy besleme sırasının kendine geldiğini “akl” ederek anne ceylana bakmaya başlar. Fakat Hayy’ı çok sarsacak olan olay gerçekleşir. Anne ceylan ölür. Hasta sandığı anne ceylanın öldüğünü anlayamaz çünkü ölümü bilmemektedir. Anne ceylanı iyileştirmek için ölü vücudu araştırmaya koyulur, annesini hareket etmekten alıkoyan nedir ? Ve nihayet ölüm denen olguyu kabullenir. Bu da onu canlıları hareket ettiren temel bir neden fikrine götürür ve Ruh’u keşfeder. Salt madde gözünde değerini yitirmiştir. Bir müddet sonra çürüyüp kokmaya başlayan cesedi ne yapacağını düşünürken biri diğerini öldürüp toprağı eşeleyerek öldürdüğünü gömen iki kargayı görür. Bu Kur’an’a zikredilen Habil Kabil kıssasına da uymaktadır. Hayy gözlemleri neticesinde bütün canlılarda olan şeyin ne olduğunu düşünmeye başlar.

 

Bir müddet sonra ateşi keşfeden Hayy ateşte muazzam bir güç görür. Ateşin hem yakıcı, hem aydınlatıcı ve hem de ısıtıcı özelliğini kavrayan Hayy kıyıya vuran bir balığı içine attığında ateşin balığa olağanüstü bir lezzet kazandırdığını görür. Ateşin dördüncü özelliğini de keşfetmiştir. Ateş üzerine yoğun bir şekilde düşünürken ısı sıcaklık kavramı ile canlılardaki “can” kavramı ile ilişki kurmaya çalışır. Yine hayvanlar üzerinde gözlemlerine devam ederek, organlarını bunların düzenlerini,  “can” denen olgunun  belli bir süre tükenmeden nasıl dayandığını araştırmaya koyulur. Hayy 20 yaşına geldiğinde artık “hayvansal ruh” başta olmak üzere bayağı bilgiye sahiptir.

 

Bu arada Hayy hayvanlarda yaptığı gözlemler neticesinde onların birçok özelliklerinden yararlanmayı öğrenir.Derilerinden ayakkabı, kıllarından ipler halatlar yapar.Ve hayvanları evcileştirmeyi, boynuzlarından aletler, silahlar yapmayı öğrenir. Hayy da gözlemleri neticesinde nesnelerin farklılıklarından ve benzeşen yönlerinden hareketle kesrette vahdet fikrine ulaşır.

 

Ama  her canlı türünün bireylerinde bulunan "ruh" aslında tek bir ruhun parçasından başka bir şey değildi. Değişik değişik  kaplara bölünen su gibi ruh da ayrı ayrı kalplere dağıtılmış gibiydi. Yani Hayy'a göre ruha ilişkin çokluk, bulunduğu yerin çokluğudur. Hayy, deney, gözlem ve akıl yürütmeleri sonucunda karşılaştırmalar ve kıyaslar yaparak düşüncelerini canlılık aleminden cansızlar alemine çevirir. Cisimlerin özelliklerini inceler, farklılıklarını araştırmaya koyulur. Cisimlerin sıcak, soğuk, renkli ve renksiz gibi özellikleriyle birbirlerinden ayrıştığını görür. Ama aralarında sürekli bir değişim ve birbirlerine dönüşüm de vardır. Canlı aleminin de "ruh" kavramından soyutlandığında bu cisimlerden farklı olmadığı sonucuna ulaşır. Demek ki tüm nesneler birdir. Hayy artık madde kavramını keşfetmiştir.

 

Hayy'ın bu deney , gözlem ve akıl yürütmeleri neticesinde ulaştığı fikir Allah fikridir. Şimdiye kadar yaptığı gözlemlerden ulaştığı kesin sonuç şudur : Her yaratılmış nesne için bir Yaratıcı'nın varlığı kaçınılmazdır. O güne kadar öğrendiği tüm bilgilerin ışığında varlığın tümünün sonradan olan, yaratılmış mahluk ve nesne olduğu açığa çıkar. O halde bunları kesin olarak yaratan Aşkın bir güç vardır. Hayy suret-form ile ilgili gözlem ve düşüncelerini yeniden ele alınca bütün biçimlerde ulaştığı aynı sonuca göre, daha önceleri biçimden kaynaklandığını sandığı etkilerin gerçekte biçimden değil, biçimi araç gibi kullanan bir Varlığın eseri olduğunu anlar (Tümevarımın ispatlanamaması) Bu varlık aşkındır, ilk nedendir, zorunlu ve temel ilkedir.

 

Hayy artık 28 yaşındadır.Bundan sonra onun yegame amacı bu Zorunlu Varlığı tanımaktır. Ama Hayy hala bu varlığı "duyularla" tanıyabileceğini düşünüyor, ayrıca "bir" mi "birden fazla" mı olduğunu kesin olarak bilemiyordu. Tabii Hayy'ı Yaratıcı'yı dünyanın dışında, uzaydaki kozmik olaylarda aramaya iten şey , gözlemlediği üçboyutlu ve sınırlı dünyadaki yetersizliktir.Ama Hayy daha ilk gözleminde gök cisimlerinin de üç boyutlu olduğunu tespit etmiştir.Öyleyse bir uzama sahip olan herşey bir cisimse yıldızlar ve felekler de birer cisimdir. Düşünmekten yorgun düşen Hayy bütün varlığı canlı bir yaratık sayarak "Bütün gökler içerdikleriyle birlikte bağımsız bir özneye muhtaç tek bir şeydir" sonucuna varır..

 

Tabii bu arada İbn-i Tufeyl, Hayy'i düşündürerek alemin kıdemi meselesine de değinir.Hayy iki durumu da düşünür.Alemin "kadim" ya da "hadis" oluşunu uzun uzun düşünen Hayy, sonunda her iki durumda da cisim olmayan Yaratıcının Varlığının zorunlu oluğu sonucuna ulaşmıştır. Bu Varlık bütün durumların üstünde ve cismin her durumundan münezzeh ve yücedir. Demek ki bu Varlık, bütün varlıkların varoluş nedeni ve ilkesidir. Bütün varoluş her iki görüşe göre de bir Yaratcı'nın eseridir. Herşeyin  varlığı bu Varlığa bağlı ve bağımlıdır. İbn-i Tufeyl burada kesin bir tercih belirtmekten kaçınır.  Bunda o zaman  İslam dünyasındaki  "alemin kıdemi" tartışmaların etkisi olsa gerek.

 

Hayy bu yaklaşım biçimiyle herşeyi yeniden gözlemlemeye başlayınca cisimlerin en aşağı tabakasında bile Yaratıcı'nın sonsuz güzelliğinden, eşsiz sanatından izler, işaretler tecelliler görmeye başlar. 35 yaşına basan Hayy'ın bundan sonra varacağı aşama Yüce Varlığı duyu ve akıl yürütmelerle değil, tefekkürle bulmak olacaktır. Aynı zamanda canlılar alemini ve gezegenlerin hareket ve konumlarını, üstte olanların altta olanlarla ilişkilerini gözlemleyerek   çevresindeki varlıklarla arasındaki ilişkileri belirleyecek bir takım ahlaki ilkelere varır ve bunları doğru olarak tespit eder. Bu ilkeler/bilgiler, Peygamberler aracılığıyla gönderilen ilahi mesajın öngördüğü bir takım ahlaki ve hukuki düzenlemelerden, Şeriat fikrinden başkası değildir. Hayy'ın kendisinden zayıf bir hayvana veya susuz kalmış bir bitkiye karşı yerine getirmesi gerektiğini öğrendiği ödevin, biz insanların bir arada yaşadığı toplumsal hayatın aynısı ya da başka bir ifadesi olduğu söylenebilir.

 

Hayy gök cisimlerinin Mutlak Varlığı biliyor oldukları düşüncesinden hareketle kendi hareketlerini onların hareketlerine benzetmeye çalışarak "ibadet" kavramına ulaşır.Ve giderek daha düzenli şekilde ritmik, dairevi Allah'a saygı ve yakınlığı amaçlayan hareketler yapmaya başlar. Hayy'a göre artık kendi varoluşunun asıl amacı, Allah'a ibadet etmek, O'nu kabule yetenekli ruhunu arındırmak ve kesintisiz tefekkürle müşahede makamına ulaşmaktır.

 

Hayy, şirkten kurtulana, hem kendisi, hem de yer, gökler ve içerdikleri şeyler, ruhsal biçimler ve zorunlu Varlığı bilen tüm zatlar düşüncesinden tümüyle silininceye kadar Allah'ı katıksız müşahadeye ulaşmak için çalışmalarını sürdürdü.Sonunda diğer varlıklar da, kendi zatı da kayboldu. Tümüyle yok oldu. Zorunlu ve gerçek Varlığın, kendisinden başka bir gerçeklik taşımayan sözüyle "Bugün mülk kimindir ? Tek ve herşeye gücü yeten Allah'ındır" diye haykırarak yokluğa (fena) erdi. Bu makamda hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir kalpten geçmeyen şeyleri gördü ve tattı. Hayy artık 49 yaşındadır.

 

Hayy yaşadığı bu olağanüstü tecrübenin ardından artık Hakikatin Bilgisini elde etmiştir. Bu makamda akıllara durgunluk veren, ruhunu aydınlatıp kendisine bağlayan tecelli ve güzelliklerini yaşama alışkanlığı edinmeye çalışırken yine olağanüstü bir şey olur ve bir sandal vasıtası ile Hayy'ın bulunduğu adaya gelen Absal isminde bir insanla karşılaşır.Absal yaşadığı toplumun bilgi düzeyini yeterli bulmamış ve bütün malını mülkünü satıp yoksullara dağıtarak sakin bir adaya gitmek istemiştir. Burada tefekküre dalmayı amaçlamaktadır. Absal ilahi mesajı Peygamberler vasıtası ile almış, lakin bir takım işaret ve sembollerin gizlediği batın-iç anlamların gerçek mahiyetini öğrenmeyi arzulamıştır.Absal'ın arkadaşı Salaman ise, dinine bağlı gündelik ibadetlerini yerine getiren birisi olmakla birlikte, İlahi tebliğin kendisine verdiği kadarıyla yetinmeyi ilke kabul etmiş, dolayısı ile Absal'a, bu yolculuğunda katılmamıştır.

 

Başlangıçta birbirlerini yadırgayan Hayy ile Absal, daha sonra yakınlaşır. Absal Hayy'a konuştuğu dili öğretir, ve ona insanoğlunun sosyal hayatından, sahip olduğu beşeri, ekonomik, kültürel ve ahlaki özelliklerinden uzun uzun bahseder. Sonuç  şaşırtıcıdır. Çünkü Absal'ın anlattığı herşeyi özü ve ilkeleriyle Hayy'ın bildiği ve daha önce kendi başına öğrendiği ortaya çıkar.Absal'ın iman ettiği öğretinin Tevhid,  Nübüvvet ve Ahiret'e ilişkin bildirdiklerinin tümü  Hayy'ın müşahade ettiklerinin birer simgesi, değişik birer anlatımı  niteliğindedir. Bu yeni bilgiler Hayy'ın gözünü açar ve düşünce ateşini parlatır. Peygamber öğretisinin zahir hükümlerinin gerçeklik içindeki yeri ve anlamı  tam bir aydınlık kazanır. Hayy Peygamber'in getirdiği bütün bilgileri onaylar. Ancak iki noktayı açıklayamaz. Birincisi Peygamber öğretisi, gayb alemi, öte dünya ile ilgili getirdiği bilgilerde niçin simgesel dil kullanmış, gerçeği çıplak şekliyle açıklamamıştır. İkincisi de Peygamber açıklamalarını niçin buyruklar ve kulluk görevi ile sınırlı tutmuş, dünya hayatına ilişkin bazı konuları, mesela mal biriktirmeyi, bol bol yeme içmeyi tümden yasaklamamıştır ?

 

Burada Hayy bir yanılgı içindedir. Çünkü Hayy bütün insanları üstün kavrayışlı ve kalb gözü açık zannetmektedir. Gerçek şu ki insanlar eşit kavrayışta değildir. Kimi zaman düşüncesiz, kararsız, nankör, kimi zaman hayvanlardan bile aşağı azgın ve sapıktır. İçlerinde "Hakikat'in Bilgisi" ni hakkıyla aramak gibi bir zahmete katlanacak olanların sayısı oldukça azdır. Hayy inanlara sevgi ve acıyla karışık bir ilgi duyar ve onları aydınlatma isteğine kapılır.İbn-i Tufeyl'e göre bu "olmayacak bir sevdadır." Hayy Absal'ı ikna eder ve günün birinde bir yolunu bulup ikisi şehre dönerler.

 

Şehir halkı ikisini de ilgiyle karşılar. Absal'ın arkadaşı Salaman salih bir insan olarak yöneticilik yapmaktadır.İlk zamanlarda halk kitller halinde gelir ve Hayy'ı dinlerler. O da bildiği bütün gerçekleri çıplak yüzleriyle, olduğu gibi anlatır. Önce bir şaşkınlık, sonra da bir yadırgama başlar. Anlattıkları giderek gündelik hayat içinde belirli bir doğrultu tutturmuş geleneksel ve sosyal biçimlere ters düşmeye başlayınca tepkilere yolaçmaya başlar. Sonunda iş öyle bir noktaya varır ki, Hayy neyi anlatıyorsa insanlar bunun tersini yapmaya başlarlar. Ancak bu insanların kötü niyetli olmadıkları da ortadadır. Hayy, bu olay üzerine uzun uzun düşündükten sonra, bu insanların yaratılışlarından dolayı bilgisiz olduklarını, bilgilerini arttırmak için dünyevi uğraşılardan vakit ayırıp çaba harcamadıkları kanaatine varır ve onların durumunu düzeltmekten umudunu keser.

 

Hayy'a göre bütün bunlardan şu anlaşılır :  Bu topluma müşahede yoluyla elde edilen Hakikat'in anlatılması mümkün değildir. Onlardan namaz, oruç, zekat, hacc ve benzeri görevlerden daha fazlasını beklemek anlamsızdır. Hayy aynı zamanda Peygamber'in ilahi tebliğde kullandığı dilin, izlediği siret'in asıl hikmetini kavrar. İnsanlar ayrı ayrı tabiatlarda yaratılmış, her insan yaratıldığı iş için gereken yetenek ve güçle donatılmıştır. Bu, Allah'ın kesintiye uğramayan bir sünnetidir ve şüphesiz Allah'ın sünnetinde değişiklik olmaz..

 

Hayy bu gerçekleri de kavradıktan sonra, düşüncelerinden ve söylediklerinden dolayı Salaman ve arkadaşlarında özür diler ve onlara Hz.Peygamber'in getirdiği tebliğe sıkı sıkıya sarılmalarını öğütler. Halk çoğunluğu eğer Kur'an'ın müteşabih ayetlerinden kaçınır, hükümlerine riayet eder, ibadetlerini yerine getirir ve Allah'a Peygamber'in gösterdiği ve öğrettiği gibi kullukta bulunursa felaha erecektir. Yüksek makamlara ulaşan ve Allah dostlarına yakın olan kimseler ise, bütün iç ve dış güçleriyle nefislerine karşı savaşarak halkı geride bırakan öncüler  (sabikun) olacaktır.

 

Sonuçta Hayy ve arkadaşı Absal adaya geri dönerek ölünceye kadar Allah'a kulluk ederler. Absal'da Peygamber'in getirdiği şeriata uyarak; zühd, takva, çalışma ve müşahede yoluyla aynı makamlara, "Hakikat'in Bilgisi" ne ulaşır. 

 

Hayy bin Yakzan'ın başından geçenleri kısaca özetlemiş olduk. Kuşkusuz Hayy bin Yakzan'ın çeşitli eleştirileri yapılmıştır. İşraki sufizme dayanan bir felsefesi olan İbn-i Tufeyl'ın felsefi romanı Hayy bin Yakzan,  Farabi ile Gazali'yi uzlaştırma çabası olarak da görülebilir. Felsefe ile Din'in, doğru yorumlandığında aynı  olan Hakikat'e ulaşmak için farklı yöntemler uyguladığı ve nihayetinde aynı Hakikat'e ulaştığı görülür. Ali Bulaç "Hayy bin Yakzan" ı da değerlendirdiği, bu özet için benimde bolca yararlandığım  "Din-Felsefe,Vahy-Akıl İlişkisi" adlı kitabında, Hayy'ın hikayesinin özetinden sonra şunları yazmaktadır:

 

Felsefenin amacı, dünyevi bağların ötesinde, varlığın kaynağı olan Nur'a, bu nurun temaşasına ve Hakikat'in sınırsız müşahedesine ulaşmayı sağlamak. Din ise bunları açıklıkla önermez; sınırları belirlenmemiş zühd ve riyazatı herkese emretmez; çünkü bu türden zahidane hayat herkes için mümkün değildir. Şu halde din, asgari düzeyde hayatın devam etmesi için bir takım sınırlar (hudut) gösterip insanı bu hudutlar dahilinde tutmakla yetinir.

 

Ali Bulaç' sözleriyle "Din, daha kapsamlı ve evrensel düzeyde sosyal bir disiplin ve bireye alan bırakmakla birlikte cemaatin hayatına yönelik bir yaşama tarzıdır."   Yani din evrensel ilkeleri koyar ve hudutları çizer. Hakikat'e  ulaşmak ise bireyin kendi çabası ile olur.Hayy Hakikat'in bilgisine önce gözlem ve akıl sonra da müşahede ile varırken Absal, Peygamber'in tebliği ile varır. Peygamber'in getirdiği bilgilerin batıni anlamlarını araştırır ve Hakikat'ın bilgisine ulaşır.

 

Bu konuya ilgi duyanlar ve ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler  "Ruhun uyanışı Hayy bin Yakzan" adlı kitaba ve Din-Felsefe/Vahy-akıl ilişkisini irdeleyen yukarıda da bahsettiğin Ali Bulaç'ın Din-Felsefe vahy-Akıl ilşkisi adlı kitabına bakabilirler.

 

Kısa lafın uzunu olarak A'mak-ı Hayal' den Raci' nin bilgesi Aynalı Dede' nin şu sözleriyle yazıyı bitirelim :

 

"Alem bir deniz, sen bir gemi; aklın yelkeni, fikrin dümeni, kurtar kendini, ha göreyim seni..."

 

 

12/5/2006

Hayy bin Yakzan - 1

"Hayy Bin Yakzan" İbn-i Tufeyl' in felsefi romanının adı.1106 yılında Gırnata'da doğan İbn-i Tufeyl İslam düşünce tarihinde İşraki bir filozof olarak kabul edilir. "Diri oğlu Uyanık" anlamına gelen "Hayy bin Yakzan" ıssız bir adada tek başına büyüyen Hayy' ın  kendi kişisel tecrübeleriyle Hakikat'i arama çabasının kelimelere dökülmüş halidir. Hayy ,  tabiatla baş başa, tüm dış etkilerden her türlü insani ve İlahi öğretiden uzak biçimde çevresine bakarak, Hakikat’in bilgisini ve varlığın sırrını keşfeder.İbn-i Tufeyl bu eseri yazmasına sebep olarak “ İslam felsefesi önderlerinden İbn-i Sina’ nın Hikmeti Meşriki adlı eserinde dile getirdiği  bazı sırların açıklanmasının kendisinden istenmesini” gösterir ve şöyle der :

 

İstediğin bilgileri Hayy bin Yakzan adını verdiğim bir hikaye aracılığı ile iletmeye çalışacağım.İbn-i Sina’nın insanları yola getirmek için isteklendiren, özendiren, akıl ve zeka sahiplerine ibret veren Hayy bin Yakzan ile Salaman ve Absal adlı mesellerinden ilham alarak kurduğum bu hikayeyi iyi izlersen Yakzan oğlu Hayy ile birlikte istediğin gerçeklere ulaşabilirsin

 

İbn-i Tufeyl romanında üç karakteri üç bilgi türü ile eşleştirir. Issız bir adada Hakikat’i arayan Hayy filozofu, Absal sufiyi Salaman’da dini kurallara bağlı alim şeklinde temsil edilir. Ama her üç bilgi türü de yani felsefe, tasavvuf ve şeriat aynı ezeli Hakikatin farklı tezahürleridir.İnsani melekelerin her  fertte farklı olması, anlama ve kavrayış düzeylerinin ve bu düzeyler nedeni ile ifade biçimlerinin değişik olması birden çok Hakikat olduğunu anlamına gelmez. Aksine varlıktaki birlik ilkesi gereğince Hakikat’e farklı farklı yollardan ulaşılabileceği gerçeğini teyid eder. Ve evrensel düzeyde zengin bir çoğulculuk sunarak her bilgi seviyesindeki insana, kendi yeteneğine uygun yolu seçmesine olanak tanır.

 

Hayy bin Yakzan 14. yy. dan itibaren dünyanın belli başlı hemen bütün dillerine çevrilmiştir. Hem felsefi içeriği hem de anlatı-roman biçimiyle Batı düşüncesini derinden etkilemiştir. Robinson Crusoe’ ye ilham kaynağı olan, Defoe, Bacon, Spinoza ve More gibi pek çok düşünür ve sanatçı üzerinde etkili olan Hayy bin Yakzan’ı okumak ve Batı düşüncesindeki etkilerini incelemek isteyenler “Ruhun uyanışı Hayy bin Yakzan” adlı kitaba bakabilirler.

Ben kısaca Hayy bin Yakzan ’ın olağanüstü tecrübesinden bahsetmek istiyorum. İbn-i Tufeyl romanına bugünde hala tartışılan, insanın dünyada nasıl varolduğu ile ilgili iki varsayımı tartışmaya açarak başlar. Bunlardan birincisine göre Hayy, Hint adalarından birisinde birtakım doğal sebeplerin etkisiyle maddenin etkileşiminden, anasız babasız , bugün “Evrim teorisi” olarakta bilinen naturalist bir türeme ile meydana gelmiştir. İkinci varsayımda geleneksel öğretilerde yeralan bir ana-babadan (Adem-Havva) dünyaya geliş hikayesine dayanır. Her iki varsayımı da dillendiren İbn-i Tufeyl’in, açık bir görüş bildirmese de ileriki aşamalarda yaptığı atıflardan ikinci varsayımı tercih ettiği anlaşılmaktadır.

 

Bu olağanüstü tecrübenin  devamını da ikinci yazıya bırakalım.

 

Yazının devamı için buraya tıklayınız.

 

8/5/2006

Bir İngiliz Alim

Bayağıdan beri   Müslüman bir İngiliz alimi/entelektüeli ve kitabını  sizlere tanıtmak istiyordum. Kısmet bugüneymiş. Abdulhakim Murad (Tim J. Winter) 1960 doğumlu. Çeyrek asır önce Kahire'de Arapça ve İslami ilimler tahsili sırasında ihtida etmiş. Cambridge Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam üzerine dersler veriyor. Ben Abdulhakim Murad'ı  "Postmodern Dünyada Kıbleyi Bulmak" adlı kitabı ile tanıdım. Kitap çeşitli konferanslarda verilmiş tebliğlerden oluşuyor. Dolayısı ile dil ve üslup bakımından biraz ağır, ama donanımlı bir okuyucu kitapta faydalanabileceği birçok nokta bulacaktır.

 

T.J.Winter'den bahsetmişken "mühtedi" kelimesi ve çağrıştırdığı anlam üzerine de birkaç kelime söyleyeyim. Mühtedi denince birçok atadan müslüman, bir yabancı ile, "öteki" ile karşılaştığını düşünür. Halbuki İslam'ı seçen bir kişi o andan itibaren bizim can kardeşimizdir. İhtidanın üzerinden uzun yıllar geçmiş olsa da yine de mesafeli davranırız, buna hiç de hakkımız olmadığı halde. Hele vitrine çıkarmalar yok mudur ? " Falanca  meşhur kişi de İslam'ı tercih  etti " diyerek nereden icap ediyorsa ucuz reklam da yapmaya çabalarız. Ama buna rağmen yine de aramıza mesafe koymayı de ihmal etmeyiz. Ne kadar da yanlış bir davranış. Bu davranışın bir müslümana yakışmadığını herhalde ayrıca anlatmaya gerek yok..

 

Yeniden T.J.Winter'e dönecek olursak biraz burun kıvırılarak bakılan "mühtedi" sıfatından  kurtulup "Müslüman Alim" olarak hatırlanmayı fazlasıyla hakediyor. Arapça'ya, Türkçe'ye ve Osmanlıca'ya olağanüstü derecede vakıf. Gazali'nin başyapıtı İhya'nın çeşitli bölümlerini İngilizceye çevirmiş. Yukarıda da belirttiğim gibi halen, Cambridge Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam üzerine dersler veriyor.

 

Kitap 10 adet makaleden/tebliğden oluşuyor. Ama bu makalelerden bazıları yazarın özel izniyle Karakalemin internet sitesinde yayınlandı. Sırasıyla makalelerin isimlerini ve linklerini vereyim: " Modernitenin sonunda inanç "  'ta inancın tarihsel bir fotoğrafını çekiyor ve modernite ile inancın ilişkisini inceliyor. " Bir işaret olarak yeni binyıl " da Müslüman dünyayı yeni binyılda bekleyen sorunları,  buna mukabil avantajları belirtiyor ve  geleceğe dönük tahminlerde bulunuyor. " İslam Irigaray ve cinsiyetin yeniden tanzimi " adlı uzun makalede de İslam, kadın ve feminizm konusunda nefis bir manifesto sunuyor. Sakın bu yazıyı uzunluğuna bakarak atlamayın.  "Bağnazlığın sefaleti" nde ise İslam dünyasındaki aşırılıkları tahlil ediyor ve nerelerde hata yapıldığı anlatıyor. " Temel ilke olarak sünnet" adlı yazısında da sıkı bir Batı eleştirisi yapıyor ve Müslümanların sünnete olan bağlılıklarının ve Hz.Peygamberin yaşantısını örnek almalarının önemine ve fıtri avantajına dikkat çekiyor. Bu makalenin sonunu şöyle bitiriyor Winter :

 

Sünnet, benlik davasından uzaklaşma halidir, dünyanın durumunu kararttığı gözlenen kendine güvenden uzak durma halidir. Allah’ın izni olmadan bir yaprak bile düşmez. Son tahlilde, herşey iyidir. Kâinat ve tarih, iyi ellerdedir. 

 

Resûlullah’ın itikadı böyle idi. Bizim itikadımız da böyle olmalıdır. Aramızda, bir yandan ahlâkî çöküntüye, bir yandan da paniğe, anlamsızlığa ve ifratın çirkin biçimlerine yol açan çok fazla hüzün ve keder var. Kaldı ki, ifratın Kâbe’nin bizi davet ettiği huzur ve güzellikle hiçbir ilgisi yoktur. İslâm, hikmet ve dengeyi emreder. Orta yoldur. Ve hangi halde olursak olalım bizim için her zaman erişilebilir olduğu gibi, uygulanabilir bir konumdadır da. Bugünün dünyasında biz talihli bir ümmetiz. Talihliyiz, çünkü Batılılardan ayrı olarak, hâlâ güzelliğe odaklanmış haldeyiz. Başka bir deyişle, herşeye rağmen, ne olduğumuzu yahut ne olmamız gerektiğini biliyoruz.

 


Entelektüel derinliğe sahip batılı bir alimi, "Bir İngiliz Alimi " ni tanımak istiyorsanız T.J.Winter ile tanışın derim.

 

27/4/2006

Dücane Cündioğlu ile tanışın

Hakikat...Ah şu hakikat!

Nasıl da cilveleşir kendisini arayanla... belki kendisini bilmeyen ve fakat arayanla... Bu nedenle en yakınında durur Hakikat hakikati arayanın...neyi aradığını bilmese bile kavuşacağı ümidiyle arayanın hem de.

 

Arayan arar, biteviye aramaya devam eder, aradığına ulaşamadığı için arar. Lakin o yakınlaşmayı umdukça o umduğu, o bütün umudu ondan uzaklaşır. O koşar, o koştukça da kendisine koştuğu ondan kaçar. Cilveleşir kendince. Ne de nazlıdır! Bulunmaktan çok,  aranmaktan hoşlanır. Kolay kolay ele vermez kendini. İnsafsızmış ve dahi bazen acımasızmış sanılır. Duyulmuştur bir kere: ele geçirmeyi umanın elini kaybetmesini istermiş, görmeyi arzulayanın gözlerinden olmasını. Acaba bu dertlemi söylemiş şair ?

 

Yitirdim Yusufu Kenan ilinde

Bulundu Yusuf vü Kenan bulunmaz

 

Yukarıdaki satırlar Dücane Cündioğlu' nun "Cenab-ı Aşk'a Dair" isimli kitabından. Dücane Cündioğlu'nun nefis bir üslubu var. Kelimelerle oynamayı çok seviyor. Ben Cündioğlu'nun felsefe, mantık, dil bilim, İslam düşüncesi ve tarihi, Osmanlı İmparatorluğu'nun içimize işlemiş değerler sistemi hakkındaki engin bilgi birikimine hayranım.  Dücane Cündioğlu'nu  önceden de yazılarından tanırdım. Fakat asıl tanışmam ve sonrasındaki hayranlığım MTV'de yayınlanan 'NPQ tartışıyor' adlı entelektüel sohbet programında oldu. Ali Saydam'ın sunduğu ve yönettiği M.Ali Kılıçbay, Emre Aköz ve Dücane Cündioğlu'nun konuk olduğu bu entellektüel sohbet programı  yaklaşık 10-11 bölümlük bir seri idi ve daha sonra tekrarı ATV'nin kardeş kanalı  Yeni TV'de de yayınlandı. Program Antik Yunan'dan günümüze felsefenin, düşüncenin izlediği seyrin güzel bir fotoğrafını  çekiyordu. O programlarda Cündioğlu benim gözümde yükseldi yükseldi ve düşünce dünyamı aydınlatan yıldızların arasına girdi. Ali Saydam bu programın cd'lerinin yayınlanacağını söyledi ama ben o gün bugündür (yaklaşık 2.5 yıl oldu) hala hiçbir yerde rastlamadım.

 

Cündioğlu' nun birçok kitabı var. Ayrıca Yenişafak gazetesinde hafta sonları yazıyor. Kitapları önceden Gelenek yayınlarından çıkıyordu ama daha sonra Kaknüs yayınlarından çıkmaya başladı. Kitaplarının tam listesine buradan bakabilirsiniz. Kitapların küçük tanıtımlarla anlatılamayacağı  izahtan varestedir. O yüzden mutlaka Cündioğlu'yla tanışmanızı isterim. Müstesna bir Gazali değerlendirmesi olan "Keşf-i Kadim" i ve "Felsefenin Türkçesi" kitabındaki  eleştiri yazılarını  mutlaka okumalısınız. Ayrıca  "Cenab-ı Aşk'a Dair" ,  "Hakikat ve Hurafe"   ve "Philo Sophia Loren" i listenize alın derim. "Anlamın Tarihi" serisi de Kur'an bilimlerine ilgi duyanlar için çok faydalı olacaktır.

 

12/4/2006

Doğu-Batı Nereye ?

Doğu-Batı adında hakemli , üç ayda bir yayınlanan oldukça kaliteli bir bilimsel dergi var.Yayın kurulu Halil İnalcık , E.Fuat Keyman , Şerif Mardin , Ethen Mahçupyan gibi kaliteli isimlerden oluşuyor. Dergi hemen her sayısında İslam ile ilgili bir makale yayınlıyor. "Bunda ne var Doğu-Batı gibi bir dergide İslam ile ilgili makale olmayacakta ne olacak  ? " şeklinde bir soru akla gelebilir. Fakat dikkat ediyorum yine hemen her sayıda makaleleri hep aynı felsefe profesörü Yasin Ceylan yazıyor. Ve yazıları ince ince İslam ile ilgili "artık İslam'ın zamanı geçti , devir değişti , gün batının günü" şeklinde yorumlarla  dolu. Bunu alanen yapmıyor belki de yapamıyor ama satıraralarından bu anlaşılıyor. Söylediklerinin tamamı noktasından virgülüne oryantalist tezler. Isıtıp ısıtıp her sayı da önümüze koyuyor. İlginç olan "İslam" başlığı ile hep aynı kişinin yazması. Benim için daha da ilginç olan İlber Ortaylı , Yusuf Kaplan , Nuray Mert  gibi  entellektüel ve İslami hassasiyetlere  sahip münevverlerin  danışma kurulunda olmasına rağmen bu yazıların yayınlanması. Oryantalizme sürekli sert eleştiriler yapan onca kalemin yanında , Oryantalizmin bir numaralı konusu olan İslam ile ilgili bu tür yazıların Doğu-Batı'da yayınlanması akla birçok soru getiriyor.

 

Ben de sormadan edemiyorum : Doğu-Batı kimin düşüncelerini yansıtıyor ? Diğer başlıklara baktığımda , Mustafa Armağan , Ümit Meriç , Alev Alatlı , Sadık Yalsızuçanlar , Hilmi Yavuz , Mümtaz'er Türköne gibi isimlerin yazdığı son derece naif yazılar var. Hepsi de birbirinden değerli kalemler. Birçoğu İslami düşünceyi benimsemiş samimi muvahhid müslümanlar. İyi de "İslam" konulu dosyayı neden ısrarla bahsettiğim Felsefe Profesörüne hazırlatıyorlar ?

 

Bunu gerçekten anlamış değilim. Bunu dergi yönetimine ve danışma kurulundaki bazı değerli entellektüellere sordum. Eğer beni muhatap kabul ederlerde bir cevap verirlerse sizlerle bu cevabı  paylaşacağım.

 

 

9/4/2006

Gerçek Hayat

yenilogo.jpg (9146 bytes)

 

Gerçek Hayat'ı eskiden beri sürekli takip ederim. Son sayısında da yine çok önemli yazılar var.Ulvi Alacakaptan'ın dergi yönetimi ve parasal sorunlar ile ilgili bazı olumsuz değerlendirmelerini okudum geçenlerde , üzüldüm. Umarım bu gibi sorunlar düzelir.

 

Özellikle Jandarmanın fişlemeleri ve Güneydoğu olayları ile ilgili yazıları mutlaka okuyun. Ayrıca Tolstoy'un kayıp risalesini yayına hazırlayan ve türkçeye çeviren Arif Arslan'la yapılan söyleşi de ilginizi çekecektir.