Fetih, Fatih ve "Bilgi"
Malum bugünler İstanbul'un fethinin sene-i devriyesi. Osmanlı Hükümdarı II.Mehmed Han İstanbul'u fethederek Doğu Roma imparatorluğunu tarihin sayfalarına gömmüştü. Fetih denince hep Fatih'in gemileri karadan yürütüp haliçe indirdiği hatırlanır. Ve tabii ki Peygamberimizin(sav) "İstanbul muhakkak fethedilecektir, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir" müjdesi gelir hatırlara. Bu 'müjde-i nebeviyye'ye nail olmak isteyen müslümanlar, daha ilk hicri yüzyıldan itibaren İstanbul'a özel bir önem atfetmişlerdir. 23 yılda, birbirleriyle sürekli kavga edip duran bedevi kabilelerinden oluşan bir topluluğu, İslam'ın tezgahından geçirip örnek bir toplum haline getiren Efendimiz(sav), İslam inanç imparatorluğunu bu kadar kısa bir sürede kurmuş ve ardından Rahmet-i Rahman'a kavuşmuştu. İslam, din tarihçilerinin hala çözemedikleri bir tarzda, bir infilak gibi dünyanın dört bir yanına çok kısa bir sürede yayılmıştır.Arap yarımadasından başka bir yer görmeyen pekçok sahabinin ve tabii Eyyüb-el Ensarî' nin mezarının, İstanbul surlarının altında ne aradığı sorusunun cevabını "İslam'ın Tevhid bayrağını tüm dünyaya taşıma gayretinin tezahürü" ve "nebevi müjdeye nail olma" olarak verebiliriz.
Bunlar "feth"in bir yönü. İstanbul'un fethi konuşulurken çoğu kişinin atladığı diğer bir yönü Mehmet Barlas hatırlatmış. 21 yaşında ordusunun başında Doğu Roma'ya giren bu delikanlı nasıl bir eğitim almıştı? Barlas tarihçi Steven Runciman'dan alıntı yaparak şöyle yazmış:
İngiliz tarihçi Steven Runciman, Babinger ve Uzunçarşılı gibi tarihçilerin çalışmalarından da yararlandığı "Konstantinopolis Düştü" kitabında Fatih Sultan Mehmet'i şöyle anlatır:
-2'nci Mehmed, 30 Mart 1432'de Edirne'de dünyaya geldi. Annesi Hüma Hatun Türk asıllı bir cariyeydi. Haremindeki soylu ailelerden gelen cariyelerin doğurduğu oğullarını tercih eden Sultan Murad, Mehmed'e pek önem vermemişti. Şehzade Mehmed, çocukluk yıllarını annesi ve dindar bir kadın olan dadısı Daye Hatun'la birlikte Edirne'de geçirmişti.Bu çocuğun kaderinin değişmesi ise şu çizgiyi izler:
Büyük ağabeyi Şehzade Ahmet'in 1437'de Amasya'da ani ölümü, diğer ağabeyi Alaeddin'in de altı yıl sonra aynı şehirde anlaşılmaz şekilde öldürülmesi, Mehmed'i on bir yaşında Osmanlı tahtının varisi yapmıştı. Bu durum karşısında Mehmed'i saraya çağıran Sultan Murad, oğlunun zayıf bir eğitim görmüş olduğunu anlayınca çok üzüldü. Hemen, başta ünlü bilim adamı Ahmet Kurani olmak üzere bir alay hoca tutuldu. Bu hocalar görevlerini başarıyla yerine getirdiler. Şehzade Mehmed çeşitli bilim ve felsefe dallarında, İslam ve Yunan edebiyatı alanında köklü bir eğitim gördü.Babası Sultan Murad 13 Şubat 1451'de ölünce 19 yaşında tahta geçen ve iki yıl sonra "Fatih" olan Mehmed'in aldığı eğitim sonucundaki durumu şöyledir:
-Anadili Türkçe'nin yanında Yunanca, Arapça, Latince, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuşuyordu. Babasından da devlet yönetimi konusunda dersler almıştı.
Düşünebiliyor musunuz? Bugün bazıları Osmanlı'yı küçümser. Ama 15'inci yüzyılda devletin başına 19 yaşındayken altı dil bilen, her alanda bilgiyle donatılmış bir genç adam geliyor. O bilginin verdiği bilinçle, Osmanlı'yı 20'nci yüzyıla kadar sürecek olan bir imparatorluğa dönüştürüp, Doğu Roma'nın yerine geçiriyor.Hep düşünürüm. Fatih bugün yaşasaydı, onun için "Bilgi" nin içeriği ne kadar farklı olurdu.[...]
Evet bugün Fatih yaşasaydı hiç şüphesiz onun için "bilgi" nin içeriği farklı olurdu. Osmanlı'yı her fırsatta kötüleyip karalamaya çalışanlar acaba bugün "bilgi" deyince ne anlıyorlar? Hangisinin ufku 21 yaşındaki bu delikanlı gibi geniş?
Bu ülkeyi Osmanlı'dan devralıp bugüne değin yönetenler, eğer 15. yy da yaşamış bir padişahtan daha az bilgiliyse Barlas'ın deyişiyle durum "dramatik bir tabloyu" işaret etmektedir.
Şapkaları önümüze koyup düşünme yazmanı hala gelmedi mi?
Geçtiğimiz Pazar günü, araştırmacı-yazar
Bugün, dün gece tekrar okuduğum ve yine hüzünlendiğim bir hikayeyi aktarmak istiyorum. Her okuyuşumda gözlerim doluyor.. O zaman Osmanlı toprağı olan Macaristan'daki İstolni Belgrad kalesinde, kaleyi kuşatan Almanlarla, kale komutanı arasındaki pazarlıklar neticesinde, kaleyi "vire" ile teslim etme antlaşması yapılmıştı. Buna mecburlardı zira suları tükenmişti. Kendilerine birkaç "deli" ile yardıma gelen Budin yeniçeri ağasının, Yahya Ağa'nın ise "Vire" yi kabullenmeye hiç niyeti yoktu. Gerisini Mustafa Armağan'ın