31/5/2006

Fetih, Fatih ve "Bilgi"

Malum bugünler İstanbul'un fethinin sene-i devriyesi. Osmanlı Hükümdarı II.Mehmed Han İstanbul'u fethederek Doğu Roma imparatorluğunu tarihin sayfalarına gömmüştü. Fetih denince hep Fatih'in gemileri karadan yürütüp haliçe indirdiği hatırlanır. Ve tabii ki Peygamberimizin(sav) "İstanbul muhakkak fethedilecektir, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir" müjdesi gelir hatırlara. Bu 'müjde-i nebeviyye'ye nail olmak isteyen müslümanlar, daha ilk hicri yüzyıldan itibaren İstanbul'a özel bir önem atfetmişlerdir. 23 yılda, birbirleriyle sürekli kavga edip duran bedevi kabilelerinden oluşan bir topluluğu, İslam'ın tezgahından geçirip örnek bir toplum haline getiren Efendimiz(sav), İslam inanç imparatorluğunu bu kadar kısa bir sürede kurmuş ve ardından Rahmet-i Rahman'a kavuşmuştu. İslam, din tarihçilerinin hala çözemedikleri bir tarzda, bir infilak gibi dünyanın dört bir yanına çok kısa bir sürede yayılmıştır.Arap yarımadasından başka bir yer görmeyen  pekçok sahabinin ve tabii Eyyüb-el Ensarî' nin mezarının, İstanbul surlarının altında ne aradığı sorusunun cevabını "İslam'ın Tevhid bayrağını tüm dünyaya taşıma gayretinin tezahürü" ve  "nebevi müjdeye nail olma"  olarak verebiliriz.

 

Bunlar "feth"in bir yönü. İstanbul'un fethi konuşulurken çoğu kişinin atladığı diğer bir yönü Mehmet Barlas hatırlatmış. 21 yaşında ordusunun başında Doğu Roma'ya giren bu delikanlı nasıl bir eğitim almıştı? Barlas tarihçi Steven Runciman'dan alıntı yaparak şöyle yazmış:

 

İngiliz tarihçi Steven Runciman, Babinger ve Uzunçarşılı gibi tarihçilerin çalışmalarından da yararlandığı "Konstantinopolis Düştü" kitabında Fatih Sultan Mehmet'i şöyle anlatır:

-2'nci Mehmed, 30 Mart 1432'de Edirne'de dünyaya geldi. Annesi Hüma Hatun Türk asıllı bir cariyeydi. Haremindeki soylu ailelerden gelen cariyelerin doğurduğu oğullarını tercih eden Sultan Murad, Mehmed'e pek önem vermemişti. Şehzade Mehmed, çocukluk yıllarını annesi ve dindar bir kadın olan dadısı Daye Hatun'la birlikte Edirne'de geçirmişti.Bu çocuğun kaderinin değişmesi ise şu çizgiyi izler:

Büyük ağabeyi Şehzade Ahmet'in 1437'de Amasya'da ani ölümü, diğer ağabeyi Alaeddin'in de altı yıl sonra aynı şehirde anlaşılmaz şekilde öldürülmesi, Mehmed'i on bir yaşında Osmanlı tahtının varisi yapmıştı. Bu durum karşısında Mehmed'i saraya çağıran Sultan Murad, oğlunun zayıf bir eğitim görmüş olduğunu anlayınca çok üzüldü. Hemen, başta ünlü bilim adamı Ahmet Kurani olmak üzere bir alay hoca tutuldu. Bu hocalar görevlerini başarıyla yerine getirdiler. Şehzade Mehmed çeşitli bilim ve felsefe dallarında, İslam ve Yunan edebiyatı alanında köklü bir eğitim gördü.Babası Sultan Murad 13 Şubat 1451'de ölünce 19 yaşında tahta geçen ve iki yıl sonra "Fatih" olan Mehmed'in aldığı eğitim sonucundaki durumu şöyledir:

-Anadili Türkçe'nin yanında Yunanca, Arapça, Latince, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuşuyordu. Babasından da devlet yönetimi konusunda dersler almıştı.

Düşünebiliyor musunuz? Bugün bazıları Osmanlı'yı küçümser. Ama 15'inci yüzyılda devletin başına 19 yaşındayken altı dil bilen, her alanda bilgiyle donatılmış bir genç adam geliyor. O bilginin verdiği bilinçle, Osmanlı'yı 20'nci yüzyıla kadar sürecek olan bir imparatorluğa dönüştürüp, Doğu Roma'nın yerine geçiriyor.Hep düşünürüm. Fatih bugün yaşasaydı, onun için "Bilgi" nin içeriği ne kadar farklı olurdu.[...]

Evet bugün Fatih yaşasaydı hiç şüphesiz onun için "bilgi" nin içeriği farklı olurdu. Osmanlı'yı her fırsatta kötüleyip karalamaya çalışanlar acaba bugün "bilgi" deyince ne anlıyorlar? Hangisinin ufku 21 yaşındaki bu delikanlı gibi geniş?

 

Bu ülkeyi Osmanlı'dan devralıp bugüne değin yönetenler, eğer 15. yy da yaşamış bir padişahtan daha az bilgiliyse  Barlas'ın deyişiyle durum "dramatik bir tabloyu" işaret etmektedir.

 

Şapkaları önümüze koyup düşünme yazmanı hala gelmedi mi?

 

23/5/2006

Abdülhamid Han ve Şerif Hüseyin

Sultan II. AbdülhamidGeçtiğimiz Pazar günü,  araştırmacı-yazar Mustafa Armağan' ın yeni kitabı Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı' nı okudum. Kitap çeşitli makalelerden oluşuyor. Okuyunca zaten bildiğim Abdülhamid Han'ın devlet adamlığını,  ince siyasi zekasını  bir kez daha satıraralarından hayranlıkla seyretmiş oldum ve Sultan'ı rahmetle, şükranla yadettim. Çok ilginç ve ilk kez okuduğum birçok anektod var kitapta. Kitabı okumanızı kesinlikle önerdiğimi söylemeye gerek yok herhalde. Kitap birçok yönden Abdulhamid Han döneminin fotoğrafını çekmiş. Ben kitaptaki 46 başlıktan,  birisi bilinen, diğeri sanıyorum pek bilinmeyen ama dikkat çekici olduğunu düşündüğüm iki konuyu  paylaşmak istiyorum.

 

Bunlardan bilinen olanı  Mekke Şerifi Hüseyin ile Sultan Abdulhamid arasındaki ilginç ilişki, diğeri ise Şerif Hüseyin'in Kıbrıs'ta geçirdiği "sürgün emeklilik" yıllarıyla ilgili,  KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın Prof.Nevzat Yalçıntaş'a anlattığı hatırası.  

 

Şerif Hüseyin Arap ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmasında önemli bir rol oynamış bir isimdir. İsmindeki "Şerif" Peygamberimizin (sav) soyundan geldiğini gösterir. Aynı zamanda Şerif Hüseyin Fatımî hanedenının da torunudur. Bu özellikleri, onun Arap dünyasında karizmatik bir kişiliği olmasına yol açar.

 

Sultan Abdulhamid, Şerif Hüseyin'in İngiliz ajanları ile irtibat halinde olduğunu haber alır almaz onu  ailesiyle birlikte 1891'de İstanbul'a davet eder ve 18 yıl boyunca bir daha da bırakmaz. Şerif Hüseyin karizmatiktir; lakin zeki ve dirayetli bir devlet adamı değildir Sultan'a göre. Ve bu yüzden kullanılmaya müsaittir. Bu zorunlu ikametgah sayesinde de Şerif Hüseyin'in bu karizmasının, zaafları yüzünden Osmanlı aleyhine kullanılmasına da set çekmiş olur Sultan Abdulhamid.  

 

Mustafa Armağan'ın yorumuna göre, ne kadar garip ki, Sultan Abdulhamid'i tahttan indiren ittihatçılar , Şerif Hüseyin ve iki oğlunu serbest bırakmakla kalmazlar bir de yeni kurulan Osmanlı Meclisine mebus olarak alırlar. Şerif Hüseyin ve oğulları da casus Lawrence'nin oyunlarıyla Osmanlı'ya karşı mücadeleyi örgütleyen, Osmanlı askeri trenlerine ve demiryollarına sabotaj düzenleyen çetelerin başında bulunurlar. Arap Krallığı havucuyla ve aldıkları İngiliz sterlinleriyle Osmanlı'nın Hicaz'daki egemenliğine son verirler. Ama özellikle belirteyim ki Şerif Hüseyin'in ihanetini tüm arap coğrafyasına mal etmek çok yanlış olur. Zaten tarihimizle ilgili dilimize "(Tüm) Araplar Osmanlı'ya ihanet etti" gibi yanlış bir söylem yerleşmiştir. Bu tamamıyla haksız bir genellemedir.

 

Tabii Şerif Hüseyin'e birtakım vaadlerde bulunulmuştu. Fransızlar bir oğluna Suriye'yi verecekler, öbür oğluna da Lübnan  diye bir ülke icad edeceklerdi. Şimdiki Suudi Arabistan ise kendisine kalacaktı.Ve bir kral soyu hanedanlıklar şeklinde Arap coğrafyasını yönetecekti. Armağan'a göre Şerif Hüseyin bir süre sonra verilen sözlerin tutulmayacağını, İngilizlerin ve Fransızların kendisini  kullandığını, ancak kukla yönetici olacağını anlayıp karşı çıkmak istediyse de Suudî Hanedanı karşı bir darbeyle Şerif'i tahttan indirmişti. Hasılı Şerif Hüseyin canını zor kurtarıp önce Malta'ya kaçtı, ardında da Kıbrıs'a yerleşti. Şerif Hüseyin'in İngilizlerin ve Fransızların kendisini kullandığını bu kadar geç farketmesi, Sultan Abdulhamid'in onun  hakkındaki "zeki ve dirayetli bir devlet adamı değildir" öngörüsününde ne kadar haklı olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Ömrünün kalan yıllarını zamanında İngiliz altınlarından yaptığı hatırı sayılır serveti sayesinde Kıbrıs'ta refah içinde geçiren Şerif Hüseyin ile, eski KKTC C.Başkanı Rauf Denktaşı'ın babası Raif Denktaş  dost olmuşlar. O zamanlar küçük bir çocuk olan Rauf Denktaş babası ile birlikte zaman zaman Şeirf Hüseyin'i ziyarte gidermiş. Rauf Denktaş o günlerde gördüklerini Prof.Nevzat Altıntaş'a şöyle aktarmış :

 

Babamla yanına gittiğimizde hep aynı olay tekrarlanıyordu. Babam onun elini öper, o da anlatmaya başlardı. Şerif Hazrtleri "Ahhh, ben ne yaptım, ahhh, ben ne yaptım? Yaptığımın cezasını çekiyorum.  Niye Osmanlı'ya işhanet ettik?" derdi. Çünkü İngilizler kendisine bazı arapların kralı ve müslümanların halifesi olacağını vaat etmişlerdi. Hâlbuki Filistin'e İngilizler yerleşmişlerdi. Oraya yahudiler mütemadiyen göç ediyorlardı. Suriye'ye Fransızlar kendi kültür ve dillerini yaymışlardı. İngilizler de Irak'a kendi dil ve kültürlerini götürmüşlerdi. [Şerif] Hüseyin babamın yanında hep iç geçirirdi. Bundan sonra babam onu teselli edecek birkaç laf söyler, ben de yanında bulunurdum.

 

 Bir müddet sonra, [Şerif] Hüseyin : "Raif, anlat şu İstanbul havalarııı dinleyelim" derdi. Konuşma esnasında bir taş plak çalmaya başlardı. O zaman Şerif Hüseyin "Ahhh İstanbul, pâyitaht" diyerek ağlamaya başlardı. Babamda o sırada onu teselli edici sözler söylerdi: "Şerif Hazretleri, bu takdir-i İlahidir, üzülme..Sen hata yaptın; ama bundan çok pişman olduğun gözlerinden akan gözyaşlarından belli oluyor. Allah seni bundan dolayı affeder; yapma ağlama". Babam onu teselli ederken kendisi de ağlardı. Plak bitince biraz daha sohbet ederlerdi. Daha sonra babam onun elini öperdi. Biz kalkıp giderken, [Şerif] Hüseyin: "Rauf gel!" deyip bana elini öptürür ve elime bir altın verirdi. [Şerif Hüseyin o zamanlar İngilizlerden emekli maaşı alıyordu.-M.A.] Ben de bu yüzden hep babamla Şerif Hazretlerine gitmeyi isterdim... Şerif Hüseyin hastalandı, ölümü yaklaşmıştı. Ölümüne yakın Ürdün  prensi olan oğlu Abdullah'ın yanına gitti. Onu Amman'a biz uğurlamıştık. Bir müddet sonra ise onun ölüm haberi bize ulaştı...(1)

 

Bu ihanetlerin öznesi olmuş kişilerin kullanıldıklarını hissetmesi ve pişman olması önemli tabii ama bu, geçen günleri maalesef geri getirmiyor. Ve Osmanlı coğrafyasında Şerif Hüseyin bunlardan yalnızca biri. Okurken acı verse de tarih böyle acımasız bir fotoğraf sunuyor aynı zamanda.

 

Olayları "an" içinde  anlamak o kadar kolay olmuyor. Bu belki de tarihin en önemli kuralı. Onlar günahıyla sevabıyla bu tarihi bizzat yaşadılar. Doğru ya da yanlış;  yaşadılar.

 

Pekii ya gelecek kuşaklar? Körükörüne kötülerken ya da sütten çıkmış ak kaşık yaparken; yani  kategorize ederken hangi sağlam temellere dayandılar? Eğer Ernest Renan'ı dinlersek "tarihi çarpıtmak, bir ulus olmanın aslî bir öğesidir". İyi de yaşananlar tarihe gömülür mü? Akif'in cevabı nettir : "Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın"

 

T.S.Eliot, "Çorak Ülke" de "Tarih kölelik olabilir, tarih özgürlük olabilir. Tarihi olmayan (bir) halk, kurtarılamaz zamandan" der. Tarihimizi doğru okumamız gerek. Şerif Hüseyin ya da bir başkası hata yapabilir. Çünkü onlar "an" ı yaşıyorlardı. Bizim ise "doğru okuma" şansımız var, çünkü biz yaşananlara gelecekten, birçok boyutu ile  bakıyoruz;  "an" dan değil.. Bizim kendi yaşadığımız "an"  ile ilgili yaptığımız hatalarımızı da gelecek kuşaklar değerlendirecektir.

 

"Zaman en iyi müfessirdir" diye boşuna söylenmemiş... 

 

(1) Hazırayan Mehmet Tosun, 21. yy.da Sultan II.Abdülhamid'e bakış, İst. 2003, s.252

7/5/2006

Ah o dokuz kişiden biri olabilmek..

Bugün, dün gece tekrar okuduğum ve yine hüzünlendiğim bir hikayeyi aktarmak istiyorum. Her okuyuşumda gözlerim doluyor.. O zaman Osmanlı toprağı olan Macaristan'daki İstolni Belgrad kalesinde, kaleyi kuşatan Almanlarla, kale komutanı arasındaki pazarlıklar neticesinde, kaleyi "vire" ile teslim etme antlaşması yapılmıştı. Buna mecburlardı zira suları tükenmişti. Kendilerine birkaç "deli" ile yardıma gelen Budin yeniçeri ağasının, Yahya Ağa'nın ise "Vire" yi kabullenmeye hiç niyeti yoktu. Gerisini  Mustafa Armağan'ın "Kır Zincirlerini Osmanlı" adlı kitabından dinleyelim. Mustafa Armağan (*) "teneffüs" denebilecek dinlenme aralarında anlattığı böyle "gerçek" hikayelerle bizi bambaşka diyarlara götürüyor:

 

O sabah Macaristan’daki İstolni Belgrad kalesinde tanyeri bir türlü ağarmak bilmiyordu. Dokuz er, abdest alacak su bulamadıkları için teyemmümle kıldıkları sabah namazından çıkışta, ellerinde meşaleler tutan arkadaşlarının boyunlarına sarılıyordu teker teker. Helallik dileyen dillerine gözyaşının tuzu karışıyor, günlerdir yıkayamadıkları yüzlerinde, sakallarına doğru ıslak iki çizgi iniyor, düşen damlalar toprağın tenini sızlatıyordu.

 

Lakin ağlayanlar o dokuz kişi değildi. Onlar bilakis yüzlerinde tunçtan bir ifade, kendileriyle göz göze gelmemeye özen gösteren muharip yoldaşlarını teselli ediyor, metin olmalarını istiyorlardı. Gidenler kendileriydi ama kalanlar ağlıyordu. Pastırma yazı gibi bir sıcak yakıp kavuruyordu Macaristan ovalarını. İşte nihayet güneş, ıslak gözbebeklerine karşıki dağın üzerinden ilk mızraklarını göndermeye başlamıştı. Tek söz, tek bir söz kalede bir uğultu halinde duyuluyordu artık: “Allah’a emanet olun kardeşlerim.” Güneş bir mızrak boyu yükselmiş ve kale komutanı, nöbetçilere kapıyı açmalarını emretmişti. İstolni Belgrad kalesinin devasa kapıları gıcırtıyla açıldığında dokuz atlı askerin bir yay gibi gerilmiş bedenleriyle karşılaştı düşman ordusu. Atlarını ağır ağır dışarı sürdüler, biraz sonra kapının arkalarından sürgülendiğini ve demir mandalın yerine yerleştiğini duydular. Kalede kim varsa herkes surlara tırmanmış, tarihin çıldırdığı bu ana tanık olmak için sabırsızlanıyordu. 

 

Başlarında Budin’in yeniçeri ağası bulunuyordu. Kendisine “Âdem Ejderhası” adını takmıştı arkadaşları. Yahya Ağa olan asıl ismi ancak resmi yazışmalarda kullanılıyordu. Kuşatılan kaleye yardım için koşup gelmişti yanına aldığı birkaç ‘deli’yle birlikte. Ne ki, geleli daha bir hafta bile olmadan kalenin sarnıcındaki suyun tükenmesi, bütün planlarını altüst etmiş, demir kuşaklı cihan pehlivanlarını mecalsiz bırakmıştı. Güneşin tepelerinde kazan kaynattığı anlarda kuyuların mermerlerindeki nemi yalayarak hararetini gidermeye çalışanlar bile görülüyordu. Girdikleri savaşların sayısını unutan askerler, surlarda bir süre cenk ettikten sonra yere yığılıyor, bayılacak hale geliyorlardı.

 

Peki bunun sonu nereye varacaktı? Ya kaleyi teslim edecekler ya da susuzluktan kırılacaklar mıydı? 10 bin askerin savunduğu bir kaleyi teslim etmekten ar duyuyordu İstolni Belgrad komutanı. Ama Almanlar kaleyi düşürünce kuyu başlarında kıvranan zavallı bahadırlar bulması daha mı onurlu bir manzara olurdu?

 

İlk teklif, düşman komutanından gelmişti. Kaleyi ‘vire’ ile teslim ederlerse hiçbirinin kılına dokunulmayacak, eşyalarıyla birlikte çekip gitmelerine izin verilecekti. Danışıldı, konuşuldu, tartışıldı ve barış görüşmesi yapmak için bir heyetin kaleye gelmesine karar verildi. Bunun için iki Osmanlı askeri Almanlara rehin verilecek, buna karşılık iki Alman askeri de kaleye alınacaktı. O zamanlar bir tür garanti anlamına geliyordu bu.

 

Heyet gelmiş, görüşmeler yapılmış ve ‘vire’ ile teslim şartları üzerinde mutabık kalınmıştı. Görüşmelere Budin Yeniçeri Ağası olan Âdem Ejderhası da katılmış ama misafir olduğu için komuta kademesinin işlerine karışmamayı tercih etmişti. Anlaşma imzalandı. Ertesi sabah kale teslim edilecekti. Lakin o zamana kadar ağzını açmayan Yahya Ağa, tam bu sırada söz aldı ve od düşürdü meclise:

 

“Kusura bakmayın, siz kabul edebilirsiniz ama ben sadece şahsım adına bu ‘vire’yi kabul etmiyorum. Başımı eğmiş, önüme baka baka kaleyi düşmana bırakıp gidemem ama kalede kalıp susuzluktan köpek gibi de ölemem. Yarın sabah önce ben tek başıma kaleden çıkacak ve düşmanla savaşacağım. Vire anlaşması, ancak benim mukadderatım belli olduktan sonra yürürlüğe girer. Tamam mı?”

 

Meclise bir meteor düşmüş gibi oldu. Alman heyeti, garip sözler sarf eden bu iki metre boyundaki adamın ağzından çıkanların tercümesini dinliyor, kale komutanı ise başını eğmiş, trajedisinin, başka hangi burçlara savrulacağını bilemediği satırlarını alnının kırışıklıklarıyla yazıyordu. Ama gerçek taş gibi ortadaydı: Yahya Ağa, ta Budin’den yardımına koşup gelmiş bu ‘Âdem ejderhası’, ‘Ben çıkacak ve tek başıma düşmanla savaşacağım’ diye diretiyordu. Onun bu çıkışı, etrafındaki adamları da etkilemiş ve sekiz yiğit daha, ölene kadar onun yanında olduklarını haykırmışlardı. Göz kapakları kelebek kanatları gibi açılıp kapanıyor ve anlaşmaya bir madde daha ekleniyordu: Bu anlaşma, Yahya Ağa ve sekiz arkadaşı kaleden çıkıp savaşlarını bitirdikten sonra yürürlüğe girecektir.

 

İşte şimdi kalenin kapısı önünde, düşman ordusunun karşısındaydılar.

 

Kaleden yanlarına aldıkları 500 tane demir okun bir tanesini dahi zayi etmeden etraflarını bir demir duvar gibi çevirmiş bulunan düşman askerinin üzerine boşaltıyorlardı. Her bir ok, çift kat zırhları bile deliyor, Alman askerlerinin kalplerini, ciğerlerini paralıyordu. Çember giderek daralıyor ve oklar tükeniyordu. Oklar biterse, kılıçlar devreye girerdi. O dokuz er, bu defa kılıçlarını çekip tam 40 bin askerin içine çılgınca daldılar. Ya vuruşarak safları yaracaklar ya da şehit olacaklardı. Alman komutanların hayret ve hayranlık dolu bakışları önünde dokuz koldan safların arasına dalan erlerin attığı sayhalar burçlarda yankılandı, yankılandı ve sonunda bir telin kopması gibi aniden kesildi. Budin Ejderhası’nın kolları budanmış gövdesi yerde yatıyor, son kez gözlerini açtığında başında birikmiş elleri mızraklı ve kılıçlı askerleri değil, hatta artık tepesine çökmüş güneşi de değil, Cânan’ını seyrediyordu.

 

Olanları kaleden ağlayarak seyredenler, utançlarından başları önlerinde topladılar denklerini ve çıkıp gittiler. Arkalarına son bir kez baktıklarında, Alman komutanın, bu muhteşem yeniçerilerin cenazelerini toplattığını ve saygıyla eğilmiş sancakların önünden geçirterek kalenin yakınlarındaki bir tepeye törenle gömdürdüğünü gördüler.

 

Ya o dokuz er, 90, 900, 9000 er olarak çıksaydı kapıdan, önlerinde kim durabilirdi dersiniz?

 

Kaleyi ‘vire’ ile düşmana terk edenlerin yüzleri artık silik bir hatıradır şimdi. Ve o dokuz kişinin bize anlattığını hangi kütüphaneler hangi okyanuslarda yıkansa anlatabilir ki ? Onlar, zamanın zincirlerini kıranlar kafilsine katıldılar. Ne çare ki, tarihlerimizin zincirlerine vuruldular bu defa. İstolni Belgrad'ın yamacındaki tepeden ses veriyorlar çölümüze :

 

" Unutmayın, tarihte şehitler gibidir. Ölü zannedersiniz ama dirilir her hatırlayışta... Her duada..."

 

(*) Mustafa Armağan'ın yeni kitabı "Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı" Ufuk kitaplığından piyasaya çıkmış. Mustafa Armağan bizi yine hangi ayrıntılarla, derin düşüncelere sevkedecek okuyup öğreneceğiz. Ayrıca Mustafa Armağan'ın yayınlanmış 32 kitabının tam listesi için buraya bakabilirsiniz.

 

 

25/3/2006

Osmanlı Nedir ?

Mustafa Armağan son yıllarda birbiri ardına yayınladığı Osmanlı'yı ele alan ve yeni bir tarih perspektifi sunan kitapları ile dikkatleri üzerine çekti.Aslında daha önceden de yayınlanan birçok çalışması bulunan Mustafa Armağan Urfa'lı bir ailenin çocuğu.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun.Hala Zaman gazetesinde yazmaktadır. Birçok yayınlanmış eseri olmakla beraber en  çok tavsiye edebileceğim eserlerinin listesini veriyorum:

 

Osmanlı'yı Kuran Şehir/Bursa'ya Şehrengizi/ TİMAŞ YAYINLARI

Osmanlı Geriledi mi? / ETKİLEŞİM YAYINLARI

Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler / TİMAŞ YAYINLARI

Osmanlı İnsanlığın Son Adası / UFUK KİTAPLARI

Düşüncenin Gökkuşağı Cemil Meriç / UFUK KİTAPLARI

İslam'da Bilgi ve Felsefe / İZ YAYINCILIK

Bulutları Delen Kartal, Cemil Meriç ile yapılmış söyleşiler / UFUK KİTAPLARI

İslam Düşüncesi Tarihi 4 Cilt / İNSAN YAYINLARI

 

Ve aşağıda Mustafa Armağan'ın Zaman Turkuaz'da "Osmanlı:İnsanlığın Son Adası" kitabı ile ilgili yazdığı yazı.. 

 

             

Mustafa Armağan

Son zamanlarda sık sık muhatap olduğum sorulardan birisi, kitabımda Osmanlı’yı neden “insanlığın son adası” olarak ilan ettiğimle ilgili oluyor. “Osmanlı adası” garip bir ada. Ve nevzuhur, sömürgeci muhayyilenin mahsulü olan adalarla herhangi bir alakası bulunmuyor. Yani “Robinsonad”lardaki vahşî adalardan değil. Muhtemelen 19. yüzyılda bilince çıkan ama daha kuruluş yıllarında da, zamanımıza volümü artarak gelen bazı mırıltılarını işittiğimiz bir ada bu.

 

Biliyorsunuz “ada”nın nerede bittiği ve “kıta”nın nerede başladığı tam olarak belirlenebilmiş değil. Coğrafya uleması da, harita bilginleri de laf bu konuya geldiğinde dut yemiş bülbüle dönüyorlar. 2 milyon kilometrekareyi aşan toprağıyla Grönland bir adadır; ama 8 milyon kilometrekare toprağa sahip olan Avustralya bir kıtadır! 13 milyon kilometrekarelik toprağa sahip olan Antarktika ise, bir sözde kıtadır. Demek ki, fizikî coğrafya bile üzerinde oturanların değerine göre şekillenen plastik bir oyuncaktan ibaret. Avrupa bir “kıta” ise –ki gerçekte bir yarımadadır– yine bir yarımada olan, üstelik de nüfusu Avrupa’nınkinden 4 misli fazla olan Hindistan neden bir “kıta” değildir? Demek ki coğrafi tanımlara fazla bel bağlamak faydadan çok zarar getirecektir bize. Osmanlı’ya “ada” derken, aslında bu ada’nın minnacık bir ada olduğunu söylüyor değilim; yine aslında bu adanın fizikî büyüklüğü veya küçüklüğünü göz önünde bulunduruyor da değilim. Ada müsait bir vasat bulunca büyür, sular yükselince küçülür, daha doğrusu küçülür gibi gözükür. Ama suların çekileceği bir vaktin de her zaman eli kulağındadır. Bazen suların içine bile gömülebilir ama, Atlantis gibi, “yok” olmaz. Ben böyle ezelî ve ebedî bir adayı düşünüyordum “insanlığın son adası” derken.

 

Bu adanın kökleri, insanlığın başlangıcına değiyor. İnsanlığın başlangıcına, yani İslam’ın başlangıcına. Necat adası… Nuh’un gemisi… İnsanlığın o en daraldığı zamanlarda ortak gövdesinden fışkırıveren “alevden bir at”. İçinden kir saçılan oluğun karşısındaki “nur” akıtan oluk bir bakıma. İnsanların emin olduğu belde. En sıkıştıkları bir zamanda varlığından, sırf var oluşundan bile içlerine emniyet yağmurları yağdıran barış diyarı. Böyle baktım meseleye ve “Osmanlı” dediğimiz fenomeni, gözümüzdeki bir çapak olmaktan çıkartarak aslı ve faslıyla ortaya koymaya çalıştım. Osmanlı’nın sadece Osmanlı demek olmadığını, onun Müslümanların yeryüzündeki varoluş serüvenlerinin en hayatî uğraklarından birisi olduğunu tespit ettim. Daha da önemlisi, bu misyonu, o ‘en uzun yüzyıl’da, sömürgecilik asrında, dünyayı kasıp kavuran o meşum 19. yüzyıl boyunca yitirmeyen, hatta tam da bu dönemde onu daha bir bilinçle sahiplenen soylu bir tavrın sahibi olduğunu anlattım Osmanlı’nın. Bunlar beni, egemen veya egemen olmak için uğraş veren birçok “Osmanlı” anlatısından uzağa düşürdü ister istemez. Kopuş, evet. Resmî tarihin “geri”, “dejenere” ve “beceriksiz” Osmanlı imajından da, milliyetçi tarihin Kanû ni sonrasını çöplüğe layık gören tavrından da, İslamcı söylemin iman eksenli Osmanlı eleştirisi geleneğinden (en basit haliyle, ‘Osmanlı Devleti imanı zayıfladığı için çökmüştür’ tezinden) de, Osmanlı’nın Batı’yı yeterince takip etmediği veya feodal olarak kaldığı için gerilediği iddiasını ballandıra bulandıra senelerdir anlatagelen sol söylemden de koptum. Hatta Doğan Avcıoğlu’nun emperyalizmin Türkiye’yi avucuna alışının başlangıç tarihi olarak 1838 İngiliz–Osmanlı Ticaret Anlaşması’nı göstermesini bile hatalı buluyorum. (Avcıoğlu’nun Osmanlı tarihi yorumu, İslamcı–Türkçü kesimde sanıldığından da yaygın bir kabul görmüş durumdadır. Neyse, bu da bir bahs–i diger.)

 

Ne ki, Türkiye’de herkesin şikayet ettiği gerçek tarih/resmi tarih ikileminden kurtulmak isteyen lakin neyle ve nasıl kurtulacağını bilemeyen pırıl pırıl genç ruhlar ve beyinler var Allah’tan. Bunların kökü kurumuş değil her şeye rağmen. Hamasete ve “şanlı tarih hastalığı”na düşmeden de Osmanlı’nın büyüklüğünün anlatılabileceğini göstermek istedim; Cemil Meriç’in dediği gibi bir nevi antibiyotik veya panzehir hazırlamak için çaba sarf ettim. En önemlisi de, savaşları kazandığı vakit Osmanlı’yı alkışlayan, buna mukabil, kaybettiği vakitlerde onu Amerikan işkencecilerini aratmayacak tekniklerle utanç kuyularına gömen sözde Osmanlıcı söylemlerin ikiyüzlülüğünü deşifre ettim. Mümtaz Turhan’ın da, Necip Fazıl’ın da, Yalçın Küçük’ün de, Yılmaz Öztuna’nın da, Çetin Altan’ın da Yeniçeri Ocağı karşısında nasıl tam siper olduklarını ve paslaştıklarını ortaya çıkardım. Sonuç, “aydınımızın Osmanlı ile imtihanı” oldu. Emperyalizme direnen bu Osmanlı adası sayesinde Müslümanların izzet–i nefsi, şerefi, namusu –en azından büyük ölçüde– 20. yüzyılın başlarına kadar “pâymal” edilemedi. Bunun ne demek olduğunu Filistin ve Irak’a, Bosna ve Kosova’ya, hatta Kıbrıs’a bakınca daha net görebiliyoruz. Müslümanlar başları dik gezebildiler kendi topraklarında. Ve sadece gezmekle kalmadılar, Pekin’den Paris’e ve Bingazi’den Londra’ya kadar engin bir coğrafyada yeryüzünün birinci sınıf bir devletinin tebası olarak yaşayabildiler. Peki bu ada nereye gitti? diye bir soru gelebilir aklınıza. Bir ada kâh büyür, kâh küçülür, kâh sulara gömülür, kâh başını gösterir. Bu ada, Müslümanların, daha da genelde insanlığın son ümidi, bitmeyen, bitmeyecek olan ümididir. Dün Osmanlı kılığında karşımıza çıkmıştır, yarın bir başka kılıkla çıkmayacağını kimse söyleyemez. Osmanlı adası bugün dönüşüm sancıları içerisinde. Toprakları ve imajı küçülse de, ideal olarak hep yanı başımızda gezip durmakta bir gölge gibi o. Bosna’da, Filistin’de, Irak’ta hep onunla dertleşmedik mi? Hatırlayın, Hürriyet gazetesi bile Binbaşı Cengiz Toytunç’un Filistin’de şehit düştüğü haberini, “Yüz yıl sonra ilk hava şehidimiz” diye manşetten vermemiş miydi?

 

Ahmet Midhat Efendi’nin Osmanlı adası

 

“Osmanlılığın asıl mahiyeti, çeşitli cinslerden oluşan bir alay halkın birbirinin kanının akmasına meydan bırakmak şöyle dursun, hatta bunları bir milliyet ve belki bir siyasî kardeşliğe bağlamak meselesidir. Böyle güzel bir topluluğun, insanları, gerçekten mutlu edebileceği ve bütün dünyanın Osmanlı himayesine can atacağı da kuruluşunun başında her tarafça kabul edilmişti… Halk da bir kere Osmanlılık unvanı altında saklı olan medeniyet nimetini ve hürriyeti görünce ve siyasî genel kardeşlik tadını tadınca dünya saadetinin olsa olsa bundan ibaret olabileceğine inanarak candan ve gönülden Osmanlı olup kalmışlardır.”

 

Ahmet Mithat Efendi, “Üss–i İnkılap”, c.1,

Haz.: T. Galip Seratlı, İst. 2004, Selis Kitaplar, s. 33.