« Önceki | Sonraki »

7/5/2006

Ah o dokuz kişiden biri olabilmek..

Bugün, dün gece tekrar okuduğum ve yine hüzünlendiğim bir hikayeyi aktarmak istiyorum. Her okuyuşumda gözlerim doluyor.. O zaman Osmanlı toprağı olan Macaristan'daki İstolni Belgrad kalesinde, kaleyi kuşatan Almanlarla, kale komutanı arasındaki pazarlıklar neticesinde, kaleyi "vire" ile teslim etme antlaşması yapılmıştı. Buna mecburlardı zira suları tükenmişti. Kendilerine birkaç "deli" ile yardıma gelen Budin yeniçeri ağasının, Yahya Ağa'nın ise "Vire" yi kabullenmeye hiç niyeti yoktu. Gerisini  Mustafa Armağan'ın "Kır Zincirlerini Osmanlı" adlı kitabından dinleyelim. Mustafa Armağan (*) "teneffüs" denebilecek dinlenme aralarında anlattığı böyle "gerçek" hikayelerle bizi bambaşka diyarlara götürüyor:

 

O sabah Macaristan’daki İstolni Belgrad kalesinde tanyeri bir türlü ağarmak bilmiyordu. Dokuz er, abdest alacak su bulamadıkları için teyemmümle kıldıkları sabah namazından çıkışta, ellerinde meşaleler tutan arkadaşlarının boyunlarına sarılıyordu teker teker. Helallik dileyen dillerine gözyaşının tuzu karışıyor, günlerdir yıkayamadıkları yüzlerinde, sakallarına doğru ıslak iki çizgi iniyor, düşen damlalar toprağın tenini sızlatıyordu.

 

Lakin ağlayanlar o dokuz kişi değildi. Onlar bilakis yüzlerinde tunçtan bir ifade, kendileriyle göz göze gelmemeye özen gösteren muharip yoldaşlarını teselli ediyor, metin olmalarını istiyorlardı. Gidenler kendileriydi ama kalanlar ağlıyordu. Pastırma yazı gibi bir sıcak yakıp kavuruyordu Macaristan ovalarını. İşte nihayet güneş, ıslak gözbebeklerine karşıki dağın üzerinden ilk mızraklarını göndermeye başlamıştı. Tek söz, tek bir söz kalede bir uğultu halinde duyuluyordu artık: “Allah’a emanet olun kardeşlerim.” Güneş bir mızrak boyu yükselmiş ve kale komutanı, nöbetçilere kapıyı açmalarını emretmişti. İstolni Belgrad kalesinin devasa kapıları gıcırtıyla açıldığında dokuz atlı askerin bir yay gibi gerilmiş bedenleriyle karşılaştı düşman ordusu. Atlarını ağır ağır dışarı sürdüler, biraz sonra kapının arkalarından sürgülendiğini ve demir mandalın yerine yerleştiğini duydular. Kalede kim varsa herkes surlara tırmanmış, tarihin çıldırdığı bu ana tanık olmak için sabırsızlanıyordu. 

 

Başlarında Budin’in yeniçeri ağası bulunuyordu. Kendisine “Âdem Ejderhası” adını takmıştı arkadaşları. Yahya Ağa olan asıl ismi ancak resmi yazışmalarda kullanılıyordu. Kuşatılan kaleye yardım için koşup gelmişti yanına aldığı birkaç ‘deli’yle birlikte. Ne ki, geleli daha bir hafta bile olmadan kalenin sarnıcındaki suyun tükenmesi, bütün planlarını altüst etmiş, demir kuşaklı cihan pehlivanlarını mecalsiz bırakmıştı. Güneşin tepelerinde kazan kaynattığı anlarda kuyuların mermerlerindeki nemi yalayarak hararetini gidermeye çalışanlar bile görülüyordu. Girdikleri savaşların sayısını unutan askerler, surlarda bir süre cenk ettikten sonra yere yığılıyor, bayılacak hale geliyorlardı.

 

Peki bunun sonu nereye varacaktı? Ya kaleyi teslim edecekler ya da susuzluktan kırılacaklar mıydı? 10 bin askerin savunduğu bir kaleyi teslim etmekten ar duyuyordu İstolni Belgrad komutanı. Ama Almanlar kaleyi düşürünce kuyu başlarında kıvranan zavallı bahadırlar bulması daha mı onurlu bir manzara olurdu?

 

İlk teklif, düşman komutanından gelmişti. Kaleyi ‘vire’ ile teslim ederlerse hiçbirinin kılına dokunulmayacak, eşyalarıyla birlikte çekip gitmelerine izin verilecekti. Danışıldı, konuşuldu, tartışıldı ve barış görüşmesi yapmak için bir heyetin kaleye gelmesine karar verildi. Bunun için iki Osmanlı askeri Almanlara rehin verilecek, buna karşılık iki Alman askeri de kaleye alınacaktı. O zamanlar bir tür garanti anlamına geliyordu bu.

 

Heyet gelmiş, görüşmeler yapılmış ve ‘vire’ ile teslim şartları üzerinde mutabık kalınmıştı. Görüşmelere Budin Yeniçeri Ağası olan Âdem Ejderhası da katılmış ama misafir olduğu için komuta kademesinin işlerine karışmamayı tercih etmişti. Anlaşma imzalandı. Ertesi sabah kale teslim edilecekti. Lakin o zamana kadar ağzını açmayan Yahya Ağa, tam bu sırada söz aldı ve od düşürdü meclise:

 

“Kusura bakmayın, siz kabul edebilirsiniz ama ben sadece şahsım adına bu ‘vire’yi kabul etmiyorum. Başımı eğmiş, önüme baka baka kaleyi düşmana bırakıp gidemem ama kalede kalıp susuzluktan köpek gibi de ölemem. Yarın sabah önce ben tek başıma kaleden çıkacak ve düşmanla savaşacağım. Vire anlaşması, ancak benim mukadderatım belli olduktan sonra yürürlüğe girer. Tamam mı?”

 

Meclise bir meteor düşmüş gibi oldu. Alman heyeti, garip sözler sarf eden bu iki metre boyundaki adamın ağzından çıkanların tercümesini dinliyor, kale komutanı ise başını eğmiş, trajedisinin, başka hangi burçlara savrulacağını bilemediği satırlarını alnının kırışıklıklarıyla yazıyordu. Ama gerçek taş gibi ortadaydı: Yahya Ağa, ta Budin’den yardımına koşup gelmiş bu ‘Âdem ejderhası’, ‘Ben çıkacak ve tek başıma düşmanla savaşacağım’ diye diretiyordu. Onun bu çıkışı, etrafındaki adamları da etkilemiş ve sekiz yiğit daha, ölene kadar onun yanında olduklarını haykırmışlardı. Göz kapakları kelebek kanatları gibi açılıp kapanıyor ve anlaşmaya bir madde daha ekleniyordu: Bu anlaşma, Yahya Ağa ve sekiz arkadaşı kaleden çıkıp savaşlarını bitirdikten sonra yürürlüğe girecektir.

 

İşte şimdi kalenin kapısı önünde, düşman ordusunun karşısındaydılar.

 

Kaleden yanlarına aldıkları 500 tane demir okun bir tanesini dahi zayi etmeden etraflarını bir demir duvar gibi çevirmiş bulunan düşman askerinin üzerine boşaltıyorlardı. Her bir ok, çift kat zırhları bile deliyor, Alman askerlerinin kalplerini, ciğerlerini paralıyordu. Çember giderek daralıyor ve oklar tükeniyordu. Oklar biterse, kılıçlar devreye girerdi. O dokuz er, bu defa kılıçlarını çekip tam 40 bin askerin içine çılgınca daldılar. Ya vuruşarak safları yaracaklar ya da şehit olacaklardı. Alman komutanların hayret ve hayranlık dolu bakışları önünde dokuz koldan safların arasına dalan erlerin attığı sayhalar burçlarda yankılandı, yankılandı ve sonunda bir telin kopması gibi aniden kesildi. Budin Ejderhası’nın kolları budanmış gövdesi yerde yatıyor, son kez gözlerini açtığında başında birikmiş elleri mızraklı ve kılıçlı askerleri değil, hatta artık tepesine çökmüş güneşi de değil, Cânan’ını seyrediyordu.

 

Olanları kaleden ağlayarak seyredenler, utançlarından başları önlerinde topladılar denklerini ve çıkıp gittiler. Arkalarına son bir kez baktıklarında, Alman komutanın, bu muhteşem yeniçerilerin cenazelerini toplattığını ve saygıyla eğilmiş sancakların önünden geçirterek kalenin yakınlarındaki bir tepeye törenle gömdürdüğünü gördüler.

 

Ya o dokuz er, 90, 900, 9000 er olarak çıksaydı kapıdan, önlerinde kim durabilirdi dersiniz?

 

Kaleyi ‘vire’ ile düşmana terk edenlerin yüzleri artık silik bir hatıradır şimdi. Ve o dokuz kişinin bize anlattığını hangi kütüphaneler hangi okyanuslarda yıkansa anlatabilir ki ? Onlar, zamanın zincirlerini kıranlar kafilsine katıldılar. Ne çare ki, tarihlerimizin zincirlerine vuruldular bu defa. İstolni Belgrad'ın yamacındaki tepeden ses veriyorlar çölümüze :

 

" Unutmayın, tarihte şehitler gibidir. Ölü zannedersiniz ama dirilir her hatırlayışta... Her duada..."

 

(*) Mustafa Armağan'ın yeni kitabı "Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı" Ufuk kitaplığından piyasaya çıkmış. Mustafa Armağan bizi yine hangi ayrıntılarla, derin düşüncelere sevkedecek okuyup öğreneceğiz. Ayrıca Mustafa Armağan'ın yayınlanmış 32 kitabının tam listesi için buraya bakabilirsiniz.

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

12 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: GELENEK | Tarih: 2006-05-12 01:19:50
    Konu: Müzmin Bey,
    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""
    Anladim... 'Suca istirak'i, 'suca istirak' olmaktan alikoyan yegane seyin gaflet ya da cehalet olabilecegini bundan daha iyi anlatamazdiniz herhalde :-) :-)
    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

    İlahi Müzmin Bey,hani burada gerçekçilik ? Kıbrıs seferinde giden nefer mi fetvayı sorgulayıp "iştirak" etmeme lüksüne sahip olacak ? Komuta kademesi, müdahil durumda olabilecekler ayrı ben neferden bahsediyorum.."Hesap" olgusuna bütüncül bakmıyorsunuz..Enver paşa'dan kasdım, sarıkamış meselesinde dahli olan tüm karara etkin müdahillerdir.Fetva makamın dan kasdım da tüm karar merciileri.. Gaflet ve cehalet yırtmaya yetmiyor anlayacağınız..:-)


    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""
    Yanlis oldugunu pek dusunmedim; ama, ayni nefeste, nicin intiharlara, ya da kurtajlara bu kadar muhalefetin oldugunu da bir turlu anlamis degilim.
    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

    Buyur burdan yak :-) Bunu "bu dünyada ne için varız ?" sorusunun cevabında mutabık kalmadan tartışamayız :-)


    """"""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""
    Bu rasyonalitenin devaminda akilli ve uyanik insanlarin cok da kolay sehit olamayacagini gorur gibi oluyorum --oyle ya, emri verenin niyet ve selahiyetini sorgulamalari sozkonsudur :-)
    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

    Tekraren, neferlerdir bahsettiklerim.. Bu kısmı atlamayalım : Sorgulama imkanı olmayanlar.

    Askerde astekliğim sırasında bir hafta sonu Destek Kıt'aları nöbetçi amiriydim.Olacak ya bağlı bulunduğumuz tugayın nöb.amiri de tam yemek sırasında destek kıt'aları yemekhanesine geldi.. Bin küsür kişilik yemekhanede nöb.çavuşlarından birisine "duayı yaptır" diyorum.Çavuş söylüyor :"Tanrımıza hamdolsun" Bin kişilik cevap :" Allahımıza hamdosun" Tugay nöb.amiri binbaşı sertçe "tekrar yaptır" diyor.Sonuç yine aynı.Binbaşı "Yemeklere dokunmayın, herkes dışarı, yoklama alacağım" diyor. Ben itiraz ediyorum."Tezkiye veririm" diyor."Olabilir ama askerleri yemekhaneden çıkartmaya hakkınız yok" diyorum.Tabii ki beni dinlemeyip emri veriyor ve herkesi dışarı çıkartıyor.Yaklaşık 45 dakika sonra yoklamanın bitiminden yemekhaneye tekrar gelince bu kez duada belli belirsiz bir "Tanrımıza hamdosun" uğultusu duyuluyor.

    Bana gelince 3 gün hapis tezkiyesi alıyorum.Paşa paşa disiplin koğuşunda yatıyorum, vicdanım rahat bir şekilde..Ve bu, benzer nedenlerle yattığım 4 ncü 3 günlük hapis oluyor.

    Sorgulama imkanı olanlar için de durum bu..Ve benim "hesabım" binbaşının "hesabı"ndan ayrışıyor..

    Suat Öztürk

    Düzenleyen GELENEK gün: 12/5/2006 saat: 01:20

    Bağlantı »

  2. Yazan: isimsiz | Tarih: 2006-05-12 00:29:20
    Konu: Gaflet. Dalalet. Ergo: Sehadet :-)
    Ozturk bey,

    vvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvv
    Josef için alınacak Kıbrıs seferine imza veren Şeyhülislam'ın durumuda aynı.. O fetvasının hesabını verecek, ama bu, seferde cansipane savaşıp ölen Levent'in niyetini ve mukadderatını etkilemez.. Sarıkamışta aynı.. Enver Paşa yanlış kararının hesabını verecek, yazlık kıyafetle donarak ölen neferde zamansız ölümünün mükafatını alacak..
    ^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^

    Anladim... 'Suca istirak'i, 'suca istirak' olmaktan alikoyan yegane seyin gaflet ya da cehalet olabilecegini bundan daha iyi anlatamazdiniz herhalde :-) :-)

    vvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvv
    Bu ancak "ölümü" sonsuz bir karanlık olarak görenler için önem arzeder.. Ebediyyete inananlar için dünyada geçen yılların adedi teferruat kabilindendir..
    ^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^

    Gazali et al ne der bilmem, ama, Jesse Jackson nam papaz, 'hayat arizi bir haldir' mealinde vaazlar verirdi bir aralar.. http://en.wikipedia.org/wiki/Jesse_Jackson

    Yanlis oldugunu pek dusunmedim; ama, ayni nefeste, nicin intiharlara, ya da kurtajlara bu kadar muhalefetin oldugunu da bir turlu anlamis degilim.

    vvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvv
    Ve bu bile rasyonel bir düşüncedir :-) :-)
    ^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^

    Bu rasyonalitenin devaminda akilli ve uyanik insanlarin cok da kolay sehit olamayacagini gorur gibi oluyorum --oyle ya, emri verenin niyet ve selahiyetini sorgulamalari sozkonsudur :-)

    Bağlantı »

  3. Yazan: GELENEK | Tarih: 2006-05-11 07:38:34
    Konu: Müzmin Bey,
    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""
    Suat bey, sehitlikle ilgili bir sorunum yok. Ama, nedense oyle bir pareyi de o kadar herkese bagislayamiyorum... Bunu soyleyenin bir cok akarabasinin sehit oldugunu da ekleyerek.
    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

    Amenna.. Şimdi "şehitlik" kavramı da tartışılabilir ama burada meseleye yine İslam açısından bakalım.çünkü konunun omurgasını İslam oluşturuyor.Söylediğim gibi niyet.. Hesap bireysel olduğu için burada sorun yok.Yavuz'un ve peşine takılanların niyeti ile Şah İsmail'in neferlerinin niyetleri aynı olabilir.Ya da Cemel Vak'asında Hz.Aişe ile Hz. Ali'nin taraftarlaının niyetleri gibi.. Veya Haricilerle Hz.Ali arasındaki ihtilaf gibi. "İhtilafa düştüğünüz noktaları O (cc) size haber verecektir" Josef için alınacak Kıbrıs seferine imza veren Şeyhülislam'ın durumuda aynı.. O fetvasının hesabını verecek, ama bu,seferde cansipane savaşıp ölen Levent'in niyetini ve mukadderatını etkilemez.. Sarıkamışta aynı.. Enver Paşa yanlış kararının hesabını verecek, yazlık kıyafetle donarak ölen neferde zamansız ölümünün mükafatını alacak..

    Tabii meseleye İslam açısından bakılınca aslında, ölümün "yokoluş" olmadığı da gözönüne alındığında öyle "zamansız telefat" ında çok önemli olmadığı anlaşılabilir.Ölümü "yokoluş" gören birisine bunu elbette anlatamazsınız ama ölüme "Dar-u beka eylemek" diyen birisi bunu rahatlıkkla anlar.Çünkü nihayetinde muhakkak ölünecektir.Bu bir hakilkat.Ölümden kaçabilen var mı ? Ve beka aleminin yanında sıkıntılarla dolu sınırlı bir dünya hayatının ne önemi olur ki ? Üç yıl fazla yaşasa nolur 30 yıl fazla yaşasa nolur ?Sonuç "İnna Lillahi ve inna ileyhi Raciun" değil midir ?

    Bu ancak "ölümü" sonsuz bir karanlık olarak görenler için önem arzeder.. Ebediyyete inananlar için dünyada geçen yılların adedi teferruat kabilindendir..

    Ve bu bile rasyonel bir düşüncedir :-) :-)

    Suat Öztürk

    Düzenleyen GELENEK gün: 11/5/2006 saat: 07:40

    Bağlantı »

  4. Yazan: http://muzminanonim.blogspot.com/ | Tarih: 2006-05-11 05:03:49
    Konu: Daglar sela verip seslenmelidir
    Tabii, dogrusu 'Daglar seda verip seslenmelidir' olacakti; ama, maksada uygun sekilde carpitmaya da bir sey sanati diyordular --ama, unuttum :-)

    Suat bey, sehitlikle ilgili bir sorunum yok. Ama, nedense oyle bir pareyi de o kadar herkese bagislayamiyorum... Bunu soyleyenin bir cok akarabasinin sehit oldugunu da ekleyerek.

    Neye sehit diyecegiz? 'Peygamber Ocagi' olmasi hasebiyle her ordu mensubunun vaktinden evvel (emekli olmadan once) irtihal-i dar-ul beka eylemesine mi? Josef Nassi icin alinacak olan Kibris'in fethi icin eldeki Seyhulislam fetvasina mi bakarak? Sah Ismail'le takismis Yavuz'un pesinden gidenlere mi? Mercidabik, Ridaniye gibi muslumanlara karsi yapilmis seferlerde olmus olanlara mi? Tek kursun atamadan AllahuEkber daglarinda donarak olenlere mi?

    Sahi.. Sehit tam olarak kime denir?

    Allah yolunda olenlere mi? Allaha ait olmayan yollar mi var ;-)

    Bulent bey,

    Sadece akilli insanlardan murekkep bir dunyada ben de yasamak istemezdim. Ama, acaba gerekcelerimiz ayni midir? :-)

    Bağlantı »

  5. Yazan: Bekir L. Yildirim | Tarih: 2006-05-11 04:20:04
    Konu: Rasyonellik, robotluk, delilik
    Arkadaslar,

    Baskliktan anlasilacagi uzere kafam karmakarisik. Simdilik sadece bu ilmekteki yazilarin hepsini okudugumu soyleyeyim, Muzmin Bey'le Suat Bey arasindaki kutsiyyet-maneviyat-rasyonellik tartismasi da dahil. Duygulandim, dusundum ve dilim tutuldu; bu duyguya hic yabanci degilim. Binlerce dusunce, duygu "beni soyle" diye akin ediyorlar beynime; ve CPUm cokuyor. Belki dilimin birazcik olsun acildigi bir zaman bu konuda birseyler soylerim. Sadece yalnizca guncel meselelerle ilgilenmedigim not edeyim simdilik. Birde Muzlin dostuma su kadarini soyleyeyim: Dostum rasyonalite argumaninizi anliyorum. bazi insanlar mafya babalari adina olmeyi dahi kutsayabilirler. Ote yandan bendeniz herkesin "akilli" oldugu bir dunyayi yasanmaya deger bulmazdim.

    Selamlar, saygilar, muhabbetler

    Bağlantı »

  6. Yazan: GELENEK | Tarih: 2006-05-11 00:56:59
    Konu: Müzmin Bey,
    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""
    Meselenin ne oldugu degisik rafinasyonlarda farklilik gosterebilir. Tamami Hakk'in rahmetine kavusmus toplumlarin hikayesini anlatacak kimse kalmazsa, insansiz bir ormanda devrilen agacin cikardigi ama duyulmayan sesi gibi, maksada erilmis olur mu; ya da maksat o mudur, bilemem.
    """"""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

    Tabii ki ölümün edebiyatını yapıyor değilim.Hem bunu yapmak biz "sağ"lara düşmez, kannatimce.Lakin bu değerlere gönül verenler birgün gerçekten hikayelerini anlatacak kimsenin kalmayacağını biliyorlar zaten.Öüm küçük kıyamettir, çünkü sadece ölen içindir dar-ı beka..Birgün Sur'a üfürüleceğine inananlar için amaç geleceğe anlatılacak hikaye bırakmak değildir zahir, yaşamını anlamlı bir biçimde sonlandırabilmektir kutsal olan.. Büyük buluşmaya tez elden hazırlık..Ve bunu da herkes yapamaz. yapabilcek olsa zaten kaleden çıkan 9 değil 9000/90.000 kişi olurdu.Ama böyle birşeyin olması imkansızdır.Yani gerçeklik ve hesap kitapta her daim var aslında.. Benim özendiğim o kaçınılmaz sona güle oynaya gidebilmek. "Herkesin aynı şeyi yapması gerekirdi" değil söylediğim, söylediğim sadece bunu becerebilenlere gıpta etmek. Maksada ulaşmış olup olmadıklarını buradan bakıp bilemeyiz tabii, o ayrı.. Buna sadece inanabiliriz..


    """"""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""
    Olmek icin olmek, ya da sadece sehadet mertebesine ermek icin olmek ne derece anlamli? Sehadet bile sonunda anlamli bir hedefin elde edilmesi icin yapilmissa anlamli degil mi --digeri sadece telef olmak sayilmaz mi?

    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""


    Elhak doğru.. Hz.Peygamber Bedir'de son derece stratejik bir planla savaştı.Uhud'da aslında medine savunması yapmak istedi ama genç ve heyecanlı sahabiler, "hadlerini bildirelim" diye çoğunluğu etkilediler.Hz.Peygamber yine iyi bir plan yaptı, başlangıçta düşmanı bozdu da ama, zafer sarhoşluğu ile geçidi terkedenler yenilgiye sebep oldu.Evet burada tabii ki hesap kitap var.Olmakta zorunda.. Zira bir Dini yaymaya başlamışsın.Her noktayı hesaplamak durumundasın.. Oradaki her sahabi Hz.Peygamber'in bir sözüne ölüme giderlerdi, bazıları gittilerde zaten.. Ama başlarında bunu istemeyen ve gücünü en iktisadlı bir biçimde kullanmak durumunda olan bir komutanları vardı..

    Ama yukarıdaki 9000 kişinin içinden çıkan 9 kişi için bu hesap geçerli olmak zorunda değil.Ortada yeni kurulan bir din ve başlarında da gözünün içine baktıkları bir Peygamber yok.Sadece imanları var.Dedim ya herkes yapamaz, benim vurguladığım buradaki asalet sadece. Kimse Sarıkamış dramından dolayı Enver paşa'ya kahramanlık payesi vermiyor.Tam aksine herkes büyük bir beceriksizlik ve telefat olarak bakıyor..İkisinin arasındaki fark bu bence..


    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""
    O yuzden, hangi amaca hizmet edecegi supheli kalelerde olup gitmenin nicin kutsanmasi gerektigini ben bir turlu kavrayabilmis degilim. Kalenin stratejik bir degeri mi vardi?
    """"""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

    Kutsananın ne olduğunu sanırım açıklayabildim.Eğer tamamı çıksaydı da savaşıp ölseydi bu da büyük bir hezimet olarak algılanırdı, emin olun. Şehitlik ayrı ama sonuç hezimet. "Ameliyat başarılı geçti ama hastayı kaybettik" gibi.. Gerçeklikten tamamen kopmadık yani.. :-) Benim anlattığım sadece 9 kişi.. Herkesin o dokuz kişi gibi olmasına özenmek değil..

    Suat Öztürk

    Düzenleyen GELENEK gün: 11/5/2006 saat: 01:06

    Bağlantı »

  7. Yazan: http://muzminanonim.blogspot.com/ | Tarih: 2006-05-10 23:03:16
    Konu: Garson, hesap lutfen
    Suat bey,

    "Mesele bir şeylere inanmak ve bu uğurda mücadele etmek.Mesele onurlu yaşamak ve yine onurlu ölmek."

    Meselenin ne oldugu degisik rafinasyonlarda farklilik gosterebilir. Tamami Hakk'in rahmetine kavusmus toplumlarin hikayesini anlatacak kimse kalmazsa, insansiz bir ormanda devrilen agacin cikardigi ama duyulmayan sesi gibi, maksada erilmis olur mu; ya da maksat o mudur, bilemem.

    Olmek icin olmek, ya da sadece sehadet mertebesine ermek icin olmek ne derece anlamli? Sehadet bile sonunda anlamli bir hedefin elde edilmesi icin yapilmissa anlamli degil mi --digeri sadece telef olmak sayilmaz mi?

    O yuzden, hangi amaca hizmet edecegi supheli kalelerde olup gitmenin nicin kutsanmasi gerektigini ben bir turlu kavrayabilmis degilim. Kalenin stratejik bir degeri mi vardi?

    Bu tur seyler size, belki Aborigine'leri hatirlatiyor; bana ise Komunist SSB'deki posterleri.. Bilirsiniz, butun insan figurleri bir cesit Temel Reis giidir --devasa pazular ve etyigini bir beden ama findik kadar kafa.. Bunun sebebi, SSCB'deki Komunist anlayisin emegi kutsamasi idi. Kafasiz emegin bir ise yaramayacagini bilenler vardi tabii; ama, sokaktaki insana pompaladiklari propoganda farkliydi..

    Olmek icin olmek edebiyati da biraz boyle benim icin.. Geride kalacak olanlarin kimler olduguna dikkat etmeden birilerine olumu kutsanmis saydirmanin, belki de akliniza gelmeyecek faydalari vardir... Bir de boyle dusunun derim ben, nacizane.

    Bağlantı »

  8. Yazan: GELENEK | Tarih: 2006-05-10 14:14:14
    Konu: Müzmin Bey,
    Müzmin Bey,

    Bu çok hesap-kitapçı bir tavır.İnsanız, motive olduğumuz hususlar, inandığımız değerler var.Bunlar için yaşarız.Salt yemek içmek üremek için değil.Bu fıtratta var.Mesele o anda ölmek ya da sağ kalıp daha sonra gelip öldürmeye çalışmak değil.Mesele bir şeylere inanmak ve bu uğurda mücadele etmek.Mesele onurlu yaşamak ve yine onurlu ölmek. Kimse tüm dünyayı fethedemez.Ama inandığı değerler için vargücüyle mücadele edebilir.Eğer bu değerler için dyaşayarak mücadele etsin daha sonra, daha kuvvetli gelsin savaşsın denirse aynı değerlerdeki "savaşmadan kaçmamak" ilkesine ters düşmüş ve değerlerini sulandırmış olur.

    Beyaz adam aborjinlerle keşif amacıyla Avusralya ormanlarında çok hızlı hareket ediyormuş.Beyaz adam aceleci, hesapçı. Aklında fiiliyata geçirmeye çalıştığı düşünceler uçuşuyor.Aborjin bu acelecilikten rahatsız.Demiş ki "Biraz duralım, ruhlarımız geride kaldı.."

    Bunları gözardı edemeyiz.Hem herşeyi hesaplayamayız.Mutlaka ters giden birşeyler olacaktır.(Bkn.Kelebek etkisi..) Ömür boyu hesap yapan, ömrün sonunu neden hesaplayamıyor ? Öyle ya börtü böceğe yem olacağına inanan birisi tekrar savaşmak için neden gelsin ki ?

    Suat Öztürk

    Bağlantı »

  9. Yazan: http://muzminanonim.blogspot.com/ | Tarih: 2006-05-09 22:57:25
    Konu: Kahraman mevtanin ruhuna fatiha
    Sehit ya da degil; bu tip menkibeler benim damagimda hep buruk bir tad birakir...

    Aslolan ne olmektir, ne de imkansizi zorlamak.. Osmanli oralara giderken bir hesapla gitmisti. O hesap da, o kadar da, zannedildigi uzere, Islam'i yaymak filan degildi --oyle olsaydi, o sonuca yonelik bir sey yapmis olurlardi.

    Bir yerlerde durmanin artik manasi kalmamissa oralardan geri donmenin, geri cekilmenin, tek yolunun olmek ya da sehit olmak olMAmasi gerekir bence. Insan kaynaginizi heba etmeksizin geri cekilir, tekrar eski gucunuze ulasinca ya da hesabiniza gelince gider tekrar yerlesirsiniz..

    Nedense --akilla elde edilen basarilari gormek ya da anlamak istemeyiz-- bizde hep kahramanlik hikayeleri ham kaba kuvvet ve olmek uzerine kuruludur..

    Bağlantı »

  10. Yazan: Tuncay Yılmazer | Tarih: 2006-05-09 22:40:12
    Konu: Ah O 9 Kişiden Biri Olabilmek-2

    Sadece 9 kişiydiler;

    Adları, memleketleri neresiydi bilmiyoruz.

    Peki ya ne düşünüyorlardı, "siz burayı gözetleyeceksiniz" diye Saros körfezinin masmavi sularına bakan yüksek bir koyun başına yerleştirildiklerinde; Bu konuda hiçbir fikrimiz, haklarında bir kahramanlık öyküsü yazacak kadar bile bilgimiz yok.

    Tek bildiğimiz Gelibolu yarımadası'nı savunan Osmanlı 5. Ordusu'nun komutanı Alman Liman von Sanders'in savunma planına göre ( kıyılarda sayıca az birlikler, geride daha kuvvetli birlikler formülüyle ) buraya yerleştirilmiş oldukları.

    ...............................................

    Ne zaman o yetim yoldan ilerleyip İkizler koyunun yakınından geçsem bu 9 kahramanı düşünürüm. Yetim dedim çünkü Seddülbahir'den Alçıtepe'ye sahil tarafından giden yol Çanakkale ziyaretçileri tarafından pek kullanılmaz. Rehberlerin hiçbirisi buraya uğramaz zaten. Issızdır;Bozuktur;Yamalıdır. Arabanızın altını defalarca vuracak, tekerleklerinizi bir hayli yıpratacak kadar; Dolayısıyla arabayla bu yola girmek pek akıl kârı değildir. Tarlaya işine gücüne giden birkaç traktör haricinde kimseler geçmez buralardan;

    Oysa; ilerlerken gördüğünüz her bir sahilin, dereciğin, çukur, yamaç ve vadinin size anlatacak çok şeyi vardır aslında.

    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

    Tekke koyunun yaklaşık 1 mil kadar kuzey batısında yer alan İkizler koyu yaklaşık 200 metre uzunluğunda, çok dar bir sahil şeridinin 30 metre yüksekliğinde yarlarla çevrildiği bir koydu. 25 Nisan 1915 Müttefik ordusu çıkarma planlarında X kodu ile işaretlenen bu bölgeden ( topografik yapısının uygun olmamasından dolayı ) Osmanlı Karargâhı herhangi bir çıkarma hareketi beklemiyordu. Kuzeydeki 26. Alayın 1. Taburu ile güneydeki 3. Taburun savunma alanların arasındaki boşluktaydı. Oysa Seddülbahir Çıkarmasının en kritik çıkarma harekâtlarından birisi bu koyda gerçekleşmişti.

    Bu bölgeden çıkacak birlikler ilk hedef olarak 114 rakımlı Karacaoğlantepe'yi ele geçirecek hemen sonrasında Tekke koyundan çıkan birliklerle birleşerek ilerleyecek, yarımadanın güneybatı ucunda kuvvetli bir dayanak noktası oluşturacaklardı.

    Saat 5 sıralarında Albay H.C.Lockyer komutasındaki HMS Implacable savaş gemisinin İkizler koyu sırtlarına bombardımanı başlamıştı. ( X plajı çıkarması İngiliz kaynaklarında Implacable Landing olarakta geçer.) Filikalara binen Royal Fusiliers taburuna bağlı askerler kendileri karaya yaklaşıncaya kadar devam eden bombardımanı seyrettiler. İngiliz tarihçiler (diğer sahildekilerin aksine) uzun süren bu bombardımanın hayli etkili olduğunu belirtirler.

    Daha önceden de belirtildiği gibi bölgedeki Türk savunması neredeyse yoktu. Yirmialtıncı Alay 7. Bölükten sadece 9 er ( evet, sadece dokuz! ) burada gözetleyici olarak bulunuyordu.

    İngiliz Royal Fusiliers birlikleri kolaylıkla karaya çıkıp ilerlediler. Bir avuç Osmanlı askerinin hepsi direnmiş, ancak şehit olmuştu. Saat 7'ye doğru neredeyse İngiliz askerlerinin hepsi tüm malzeme ve yedek cephaneleri ile birlikte karaya çıkmıştı. Ancak öğleye doğru çatışmaların şiddeti arttı. Tekke koyunu savunan 12. Bölük'ten küçük bir grup, Zığındere ağzını savunan 2. Taburdan bir grup peyderpey çarpışmalara girerek, İngilizleri durdurmaya çalıştılar. Yarbay H.E.B. Newenham'ın komuta ettiği çıkarma birliği saat 11 sıralarında Karacaoğlan tepesini ele geçirdiğinde, olayı Implacable gemisinin güvertesinden izleyen denizciler çılgınca alkışlamışlardı!

    """""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

    Ne zaman bu bölgeden geçsem o koyun başında durur, dalarım.
    Allah'ın rahmetine nail olmuş kahramanlara bir kez daha dua ederim.

    O meşum donanma bombardımanın ardından filikalarından kıyıya vahşi çığlıklarla çıkan , yarlara tırmanan İngilizlere karşı dayanmaya çalışan 9 Osmanlı askerini;
    Asırlar sonra tarih sahnesinden bütün onuruyla çekilmeye hazırlanan bir devletin son temsilcilerini düşünürüm.

    Kahramanlık öyküsü anlatmaya, şoven naralar atmaya hiç niyetim yok. Üzerlerine vahşi bir sel suyu gibi gelen düşman ordusu karşısında Allah'a sığınarak şahadet şerbetini içtiler. Belki 10 dakika dayandılar belki yarım saat; Ne fark eder ki?

    Gözlerim dualarla yaşarır, O dokuz kişiyi anarım Saros'un maviliğine inci gibi kondurulmuş Gökçeada, Semadirek'i seyrederken;
    Top sesleri, makinalı seslerine, martini sesleri maximlere karışırken, İstolni'den, Kanije'den , Plevne'den, Seddülbahir'den , Anafartalar'dan, Sakarya'dan dokuzlarcasını hatırlarım.
    .

    Not: Sevgili Mustafa Armağan umarım aynı başlığı kullandığım için bana kızmaz. Çünkü tarihimizde o kadar çok benzer olay var ki! Tarih tekerrürden ibaret değil midir zaten? Önemli olan hamaset yapmadan, şovenizme kaçmadan şehitlerimizi, gazilerimizi ayrıca bizi biz yapan değerleri bilmek, anlamaya çalışmak. Onlar Allah'a karşı olan sınavlarını verdiler. Peki ya biz torunları?


    Tuncay Yılmazer



    Düzenleyen GELENEK gün: 10/5/2006 saat: 01:34

    Bağlantı »

  11. Yazan: GELENEK | Tarih: 2006-05-08 22:30:07
    Konu: Mustafa Bey,

    Teşekkür ederim, ben sadece aktardım.

    Verdiğiniz linkteki haberi okudum.Mustafa Armağan benim sürekli okuduğum yazarlardandır.En kısa zamanda son kitabını alıp okuyacağım.

    Saygılarımla..

    Meraklısına not : Mustafa Armağan pazar günleri de Zaman-Turkuaz'da yazmaktadır.

    Suat Öztürk

    Bağlantı »

  12. Yazan: Mustafa | Tarih: 2006-05-08 18:17:53
    Konu: Öztürk Bey,

    Enfes bir hikaye aktarmışsınız, okurken gözlerim doldu. Kaleminize sağlık..

    Mustafa Armağan'ı severek okurum.Çok kıymetli, araştırma mahsulü yazılar yazar.Sizinde dediğiniz gibi, her seferinde bizi başka başka düşüncelere sevkeder.Son kitabı "Abdülhamit'in Kurtlarla Dansı" ile ilgili bugün haber7 de bir yazı vardı.İlgilenenlere linkini vermek isterim :

    http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=155470

    Bağlantı »