« Önceki | Sonraki »

31/5/2006

Fetih, Fatih ve "Bilgi"

Malum bugünler İstanbul'un fethinin sene-i devriyesi. Osmanlı Hükümdarı II.Mehmed Han İstanbul'u fethederek Doğu Roma imparatorluğunu tarihin sayfalarına gömmüştü. Fetih denince hep Fatih'in gemileri karadan yürütüp haliçe indirdiği hatırlanır. Ve tabii ki Peygamberimizin(sav) "İstanbul muhakkak fethedilecektir, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir" müjdesi gelir hatırlara. Bu 'müjde-i nebeviyye'ye nail olmak isteyen müslümanlar, daha ilk hicri yüzyıldan itibaren İstanbul'a özel bir önem atfetmişlerdir. 23 yılda, birbirleriyle sürekli kavga edip duran bedevi kabilelerinden oluşan bir topluluğu, İslam'ın tezgahından geçirip örnek bir toplum haline getiren Efendimiz(sav), İslam inanç imparatorluğunu bu kadar kısa bir sürede kurmuş ve ardından Rahmet-i Rahman'a kavuşmuştu. İslam, din tarihçilerinin hala çözemedikleri bir tarzda, bir infilak gibi dünyanın dört bir yanına çok kısa bir sürede yayılmıştır.Arap yarımadasından başka bir yer görmeyen  pekçok sahabinin ve tabii Eyyüb-el Ensarî' nin mezarının, İstanbul surlarının altında ne aradığı sorusunun cevabını "İslam'ın Tevhid bayrağını tüm dünyaya taşıma gayretinin tezahürü" ve  "nebevi müjdeye nail olma"  olarak verebiliriz.

 

Bunlar "feth"in bir yönü. İstanbul'un fethi konuşulurken çoğu kişinin atladığı diğer bir yönü Mehmet Barlas hatırlatmış. 21 yaşında ordusunun başında Doğu Roma'ya giren bu delikanlı nasıl bir eğitim almıştı? Barlas tarihçi Steven Runciman'dan alıntı yaparak şöyle yazmış:

 

İngiliz tarihçi Steven Runciman, Babinger ve Uzunçarşılı gibi tarihçilerin çalışmalarından da yararlandığı "Konstantinopolis Düştü" kitabında Fatih Sultan Mehmet'i şöyle anlatır:

-2'nci Mehmed, 30 Mart 1432'de Edirne'de dünyaya geldi. Annesi Hüma Hatun Türk asıllı bir cariyeydi. Haremindeki soylu ailelerden gelen cariyelerin doğurduğu oğullarını tercih eden Sultan Murad, Mehmed'e pek önem vermemişti. Şehzade Mehmed, çocukluk yıllarını annesi ve dindar bir kadın olan dadısı Daye Hatun'la birlikte Edirne'de geçirmişti.Bu çocuğun kaderinin değişmesi ise şu çizgiyi izler:

Büyük ağabeyi Şehzade Ahmet'in 1437'de Amasya'da ani ölümü, diğer ağabeyi Alaeddin'in de altı yıl sonra aynı şehirde anlaşılmaz şekilde öldürülmesi, Mehmed'i on bir yaşında Osmanlı tahtının varisi yapmıştı. Bu durum karşısında Mehmed'i saraya çağıran Sultan Murad, oğlunun zayıf bir eğitim görmüş olduğunu anlayınca çok üzüldü. Hemen, başta ünlü bilim adamı Ahmet Kurani olmak üzere bir alay hoca tutuldu. Bu hocalar görevlerini başarıyla yerine getirdiler. Şehzade Mehmed çeşitli bilim ve felsefe dallarında, İslam ve Yunan edebiyatı alanında köklü bir eğitim gördü.Babası Sultan Murad 13 Şubat 1451'de ölünce 19 yaşında tahta geçen ve iki yıl sonra "Fatih" olan Mehmed'in aldığı eğitim sonucundaki durumu şöyledir:

-Anadili Türkçe'nin yanında Yunanca, Arapça, Latince, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuşuyordu. Babasından da devlet yönetimi konusunda dersler almıştı.

Düşünebiliyor musunuz? Bugün bazıları Osmanlı'yı küçümser. Ama 15'inci yüzyılda devletin başına 19 yaşındayken altı dil bilen, her alanda bilgiyle donatılmış bir genç adam geliyor. O bilginin verdiği bilinçle, Osmanlı'yı 20'nci yüzyıla kadar sürecek olan bir imparatorluğa dönüştürüp, Doğu Roma'nın yerine geçiriyor.Hep düşünürüm. Fatih bugün yaşasaydı, onun için "Bilgi" nin içeriği ne kadar farklı olurdu.[...]

Evet bugün Fatih yaşasaydı hiç şüphesiz onun için "bilgi" nin içeriği farklı olurdu. Osmanlı'yı her fırsatta kötüleyip karalamaya çalışanlar acaba bugün "bilgi" deyince ne anlıyorlar? Hangisinin ufku 21 yaşındaki bu delikanlı gibi geniş?

 

Bu ülkeyi Osmanlı'dan devralıp bugüne değin yönetenler, eğer 15. yy da yaşamış bir padişahtan daha az bilgiliyse  Barlas'ın deyişiyle durum "dramatik bir tabloyu" işaret etmektedir.

 

Şapkaları önümüze koyup düşünme yazmanı hala gelmedi mi?

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

5 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: http://muzminanonim.blogspot.com/ | Tarih: 2006-06-02 11:20:16
    Konu: Bu bir dahaki seferin bahsisi..
    Bir kac sey var.. Bir tanesi, Osmanli icinde Turkce hic bir zaman yegane dil olmadi. Olamazdi, cunku daha gidilip alinacak yerler vardi. Alinan her toprak parcasi da, baska dilleri Imparatorluga dahil ediyordu. Oralarin halkinin Turkce konusmasini bekleyemeyiz. Ahalinin Turkce konusmasini dayatmak hem anlamsiz hem de muthis bir enerji kaybi anlamina geliyordu. Kisacasi, baska diller (bugunku Ingilizceye benzemez bir sekilde) bir realite idi.

    Fatih'e bu dillerin ogretilmesi daha yerindedir --bilgi kaynaklarina, istihbarat ya da bilgi kaynaklarina, istedigi zaman birincil elden erisimini sagladigi gibi, propoganda amaciyla da faydali oluyordu (kotu bir ornek, ama, Turkce konusan Jirinovski'yi dusunun.. adam biraz daha ipe sapa gelir laflar etse, bence buradan secilebilirdi :) )

    Kisacasi, ben Fatih'i babasinin eseri olarak goruyorum. Bu anlamda, Fatih pek de basarili bir eser birakmamistir --evlatlari acisindan.

    [Verdiginiz linki okudum]

    Kardes katli meselesine gelince... Ben bunu Osmanli'nin bir zaafi olarak gormuyorum. O kadar suzme salak humanist degilim. O tur bir istikamete yonelecek olsam, ilk is vejeteryan olmak, ardindan da her turlu gidami 'doga'dan kimyasal yollarla inorganim maddeler kullanarak olusturmaga yonelirdim..

    Iktidar, ve nizam-i alem, degisik sorumluluklar yukler. Fetret ise herkes icin felakettir. Fetret ihtimali yeteri kadar yuksek ise, birilerinin kellesi gitmek zorunda kalir. Bu bugun de aynen gecerlidir --soylemek pek de hosumuza gitmese bile.

    "Kader utansin ki" dedigim yerleri siz baska turlu anlamis olabilirsiniz, ama, ben onu Fatih'in bu realiteyi formalize etmek zorunda kalacak sekilde nunla yuzyuze gelmesi olarak goruyorum. 'Bana ne, benden sonrakiler dusunsun' de diyebilirdi. Merhametli fakat basiretsiz bi cozum olurdu. O zor olani labul etmistir. Takdir edilmek zorundadir.

    Cogunlugu imhaya goturen kutsal kavramlarin olmayisi, uygulanamaz olusu gibi.. Butun bir irkin sehid olmasi gibi.. seyler anlamsizdir. Geride birilerinin kalip daha iyi yasamasini saglamiyorsa, bu tur sehadetler bence anlamsizdir. Geride kalacak olanlarin daha iyi olmalarina yardimci olacaksa, bazilarinin sehit verilmesi --rizalarina mugayyir olsa bile-- cok da anlamsiz degil.

    Hic humanist (insancil) degil; ama, buyuk resme bakildiginda, basiretli.. Fakat, mamissimoculara anlatmasi, onlarla tartismasi cok zor.

    Bağlantı »

  2. Yazan: isimsiz | Tarih: 2006-06-01 17:44:06
    Konu: Sağlam bir anlayış...
    "Burada önemli olan anlayış. O devirdeki anlayışı da dikkate alırsak, "latinceyi yunancayı, ibraniceyi ne yapayım, bizim dilimiz(türkçe) ve arapça/farsça yetebilir diyebilirdi.Çünkü bütün belli başlı eski yunan metinleri zaten arapçaya çevirilmişti.Düşüncenin ekseni arapçaydı, felsefe arapçaydı, merkez İslam coğrafyasıydı." Bir bravo da size Suat bey. Saygılar. Bülent MADRAN

    Bağlantı »

  3. Yazan: GELENEK | Tarih: 2006-05-31 23:56:16
    Konu: Önemli olan anlayış..
    En okkalı bravo babasına elbet..

    Burada önemli olan anlayış. O devirdeki anlayışı da dikkate alırsak, "latinceyi yunancayı, ibraniceyi ne yapayım, bizim dilimiz(türkçe) ve arapça/farsça yetebilir diyebilirdi.Çünkü bütün belli başlı eski yunan metinleri zaten arapçaya çevirilmişti.Düşüncenin ekseni arapçaydı, felsefe arapçaydı, merkez İslam coğrafyasıydı.

    Bugün bir ingilizin arapça öğrenmeye çalışması gibi birşey yapılan.O bakımdan dikkat çekici.. Tarih kayıtlarına geçmiş birşey ki, kuşatma sırasında Fatih Homeros'un ilayda'sını okuyordu.İ.Rüşd - Gazzali tartışması yaptırması da cabası.Bütün bunlar farklı kılıyor meseleyi --bence.Bugün hangi siyasetçinin geçmişteki ve günümüzdeki felsefi metinlerden haberi var ki? Hangi düşünce ekollerinin argümanlarından haberdarlar? Bahse girerim bugün, C.Başkanı dahil bürokraside ve kabinede -Mehmet Aydın'dan başka- bu konuda orta seviyede bile olsa bir bilgisi olan yoktur.

    Düştüğümüz yeri bilsek, belki kalkmayı deneyebiliriz..Ama maalsef bilmiyoruz..

    """"""""""""""""
    Tabii, yine tarih ve kader utansin ki, 'ya kuzgun lese, ya devlet basa' zorunlulugu yuzunden sehzade kardesler icin 'katli vaciptir' kanunnamelerini de Fatih hazirlamis ve devrim ulmeasi da (her devirde) buna cevaz vermistir.
    """"""""""""""""

    Doğru maalesef. Prof.Ahmet Akgündüz kanunamelerdeki kardeş katli metninin Fatih'e ait olmadığını iddia eder ve buna delil olarakta bu metnin kanunamede oldukça alakasız bir yerde geçmesini gösteririr.Bu ihtiyat payı bırakılabilecek bir görüş olsa da yabana atılır bir şey de değil.Yani saraydaki işgüzar bir saltanat teorisyeni bunu kanunameye yamamış olabilir.Mustafa Armağan bu ihtimale pek sıcak bakmasa da konu ile ilgili şunları söylüyor :

    "Nitekim Kardeş Katli gibi son derece önemli bir hüküm o kadar tuhaf bir yerde karşımıza çıkar ki, ruznamecilerin nasıl el öpecekleri ve hocaların hangi kaftanı giyecekleri gibi teşrifatla ilgili kuralların yanında zikredilmektedir."

    Fakat "kardeş katli" de bir realitedir.Bunu vicdanla bağdaştırmak mümkün değil.Buna evrim halindeki monorşinin sıkıntıları da diyebiliriz.

    Fatih'in kanunamesinde bulunan bu hüküm aslında çokta uzun süre uygulanmamıştır.Kanunameye 1470 li yıllarda konulduğunu farzedersek, bu hüküm 1603 yılında I.Ahmet tarafından hanedanın soyunuın tükenme riski karşısında askıya alınmıştır.Zaten bu devirden sonra da saraydaki en büyük hanedan üyesinin tahta geçmesi şekline dönüşmüştür.Mustafa Armapğna bu konuda şöyle diyor:

    "Kardeş katli konusunda üç dönem ayırt edebiliriz: 1) Fatih'e kadarki "Güçlü olan kazanır" dönemi; 2) Fatih'in getirdiği kurallı dönem; 3) I. Ahmed'le başlayan en büyük erkek hanedan üyesinin tahta geçme uygulaması ki, bu uygulama, Osmanlı hanedanında "Hanedan Reisliği" şeklinde halen devam etmektedir. "

    Bu konuda alıntılar yaptığım Mustafa Armağan'ın yazısı dikkatinizi çekebilir, okumanızı ve tabii değerlendirmenizin ne olduğunu öğrenmeyi isterim:

    http://www.zaman.com.tr/?bl=turkuaz&alt=yazarlar&trh=20040418&hn=38126


    Suat Öztürk


    Düzenleyen GELENEK gün: 31/5/2006 saat: 11:57

    Bağlantı »

  4. Yazan: http://muzminanonim.blogspot.com/ | Tarih: 2006-05-31 23:14:30
    Konu: [*]
    'sevap' lugati anlamiyladir

    Bağlantı »

  5. Yazan: http://muzminanonim.blogspot.com/ | Tarih: 2006-05-31 23:13:38
    Konu: Nekka kap okka sevap [*]
    Fatih'in bu egitimi toplan 7-8 senede aldigini dikkate alirsak, her sene bir dil ogrendigini anlariz, ki bu (yetenegi ve imkani olan icin) zor sayilmaz.

    Zamanin pozitif bilimlerinin de cok geliskin olmadigi gerceginin yanisira, Fatih icin cok da fazla matematik (cebir-geometri) gerekmeyecegi icin, bunlarla fazla ugrasmamis oldugunu varsayabiliriz. Dolayisi ile, zamanin cogunu dil ve nakli ilimler almis olsa gerek.

    Bu da cok zor veya zorlayici degil gibi gorunuyor --hele de bu bilgileri birinci agizlardan almak imkanini dikkate alirsak.

    Dolayisi ile, Fatih'in olaganustu bir ogrenme yetenegi sahibi olmadigini dusunuyorum; ama, haylaz da degildi demek de lazim --kabi kadar doldurmagi basarmis.

    Bence, o surecin butun 'bravo'su, babasina, Sultan Murad'a aittir. Cok basiretli bir insanmis.

    Tarih ve kader utansin ki, bildigim kadariyla, belli bir sehzade Fatih'ten sonra bir Padisahtan ders almak luksune hic sahip olamadi. Boyle bir gelenek olusamadi.

    Tabii, yine tarih ve kader utansin ki, 'ya kuzgun lese, ya devlet basa' zorunlulugu yuzunden sehzade kardesler icin 'katli vaciptir' kanunnamelerini de Fatih hazirlamis ve devrim ulmeasi da (her devirde) buna cevaz vermistir.

    Bağlantı »