25/3/2006
Osmanlı Nedir ?
Mustafa Armağan son yıllarda birbiri ardına yayınladığı Osmanlı'yı ele alan ve yeni bir tarih perspektifi sunan kitapları ile dikkatleri üzerine çekti.Aslında daha önceden de yayınlanan birçok çalışması bulunan Mustafa Armağan Urfa'lı bir ailenin çocuğu.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun.Hala Zaman gazetesinde yazmaktadır. Birçok yayınlanmış eseri olmakla beraber en çok tavsiye edebileceğim eserlerinin listesini veriyorum:
Osmanlı'yı Kuran Şehir/Bursa'ya Şehrengizi/ TİMAŞ YAYINLARI
Osmanlı Geriledi mi? / ETKİLEŞİM YAYINLARI
Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler / TİMAŞ YAYINLARI
Osmanlı İnsanlığın Son Adası / UFUK KİTAPLARI
Düşüncenin Gökkuşağı Cemil Meriç / UFUK KİTAPLARI
İslam'da Bilgi ve Felsefe / İZ YAYINCILIK
Bulutları Delen Kartal, Cemil Meriç ile yapılmış söyleşiler / UFUK KİTAPLARI
İslam Düşüncesi Tarihi 4 Cilt / İNSAN YAYINLARI
Ve aşağıda Mustafa Armağan'ın Zaman Turkuaz'da "Osmanlı:İnsanlığın Son Adası" kitabı ile ilgili yazdığı yazı..
Mustafa ArmaÄŸan
Son zamanlarda sık sık muhatap olduÄŸum sorulardan birisi, kitabımda Osmanlı’yı neden “insanlığın son adası” olarak ilan ettiÄŸimle ilgili oluyor. “Osmanlı adası” garip bir ada. Ve nevzuhur, sömürgeci muhayyilenin mahsulü olan adalarla herhangi bir alakası bulunmuyor. Yani “Robinsonad”lardaki vahşî adalardan deÄŸil. Muhtemelen 19. yüzyılda bilince çıkan ama daha kuruluÅŸ yıllarında da, zamanımıza volümü artarak gelen bazı mırıltılarını iÅŸittiÄŸimiz bir ada bu.
Biliyorsunuz “ada”nın nerede bittiÄŸi ve “kıta”nın nerede baÅŸladığı tam olarak belirlenebilmiÅŸ deÄŸil. CoÄŸrafya uleması da, harita bilginleri de laf bu konuya geldiÄŸinde dut yemiÅŸ bülbüle dönüyorlar. 2 milyon kilometrekareyi aÅŸan toprağıyla Grönland bir adadır; ama 8 milyon kilometrekare topraÄŸa sahip olan Avustralya bir kıtadır! 13 milyon kilometrekarelik topraÄŸa sahip olan Antarktika ise, bir sözde kıtadır. Demek ki, fizikî coÄŸrafya bile üzerinde oturanların deÄŸerine göre ÅŸekillenen plastik bir oyuncaktan ibaret. Avrupa bir “kıta” ise –ki gerçekte bir yarımadadır– yine bir yarımada olan, üstelik de nüfusu Avrupa’nınkinden 4 misli fazla olan Hindistan neden bir “kıta” deÄŸildir? Demek ki coÄŸrafi tanımlara fazla bel baÄŸlamak faydadan çok zarar getirecektir bize. Osmanlı’ya “ada” derken, aslında bu ada’nın minnacık bir ada olduÄŸunu söylüyor deÄŸilim; yine aslında bu adanın fizikî büyüklüğü veya küçüklüğünü göz önünde bulunduruyor da deÄŸilim. Ada müsait bir vasat bulunca büyür, sular yükselince küçülür, daha doÄŸrusu küçülür gibi gözükür. Ama suların çekileceÄŸi bir vaktin de her zaman eli kulağındadır. Bazen suların içine bile gömülebilir ama, Atlantis gibi, “yok” olmaz. Ben böyle ezelî ve ebedî bir adayı düşünüyordum “insanlığın son adası” derken.
Bu adanın kökleri, insanlığın baÅŸlangıcına deÄŸiyor. İnsanlığın baÅŸlangıcına, yani İslam’ın baÅŸlangıcına. Necat adası… Nuh’un gemisi… İnsanlığın o en daraldığı zamanlarda ortak gövdesinden fışkırıveren “alevden bir at”. İçinden kir saçılan oluÄŸun karşısındaki “nur” akıtan oluk bir bakıma. İnsanların emin olduÄŸu belde. En sıkıştıkları bir zamanda varlığından, sırf var oluÅŸundan bile içlerine emniyet yaÄŸmurları yaÄŸdıran barış diyarı. Böyle baktım meseleye ve “Osmanlı” dediÄŸimiz fenomeni, gözümüzdeki bir çapak olmaktan çıkartarak aslı ve faslıyla ortaya koymaya çalıştım. Osmanlı’nın sadece Osmanlı demek olmadığını, onun Müslümanların yeryüzündeki varoluÅŸ serüvenlerinin en hayatî uÄŸraklarından birisi olduÄŸunu tespit ettim. Daha da önemlisi, bu misyonu, o ‘en uzun yüzyıl’da, sömürgecilik asrında, dünyayı kasıp kavuran o meÅŸum 19. yüzyıl boyunca yitirmeyen, hatta tam da bu dönemde onu daha bir bilinçle sahiplenen soylu bir tavrın sahibi olduÄŸunu anlattım Osmanlı’nın. Bunlar beni, egemen veya egemen olmak için uÄŸraÅŸ veren birçok “Osmanlı” anlatısından uzaÄŸa düşürdü ister istemez. KopuÅŸ, evet. Resmî tarihin “geri”, “dejenere” ve “beceriksiz” Osmanlı imajından da, milliyetçi tarihin Kanû ni sonrasını çöplüğe layık gören tavrından da, İslamcı söylemin iman eksenli Osmanlı eleÅŸtirisi geleneÄŸinden (en basit haliyle, ‘Osmanlı Devleti imanı zayıfladığı için çökmüştür’ tezinden) de, Osmanlı’nın Batı’yı yeterince takip etmediÄŸi veya feodal olarak kaldığı için gerilediÄŸi iddiasını ballandıra bulandıra senelerdir anlatagelen sol söylemden de koptum. Hatta DoÄŸan AvcıoÄŸlu’nun emperyalizmin Türkiye’yi avucuna alışının baÅŸlangıç tarihi olarak 1838 İngiliz–Osmanlı Ticaret AnlaÅŸması’nı göstermesini bile hatalı buluyorum. (AvcıoÄŸlu’nun Osmanlı tarihi yorumu, İslamcı–Türkçü kesimde sanıldığından da yaygın bir kabul görmüş durumdadır. Neyse, bu da bir bahs–i diger.)
Ne ki, Türkiye’de herkesin ÅŸikayet ettiÄŸi gerçek tarih/resmi tarih ikileminden kurtulmak isteyen lakin neyle ve nasıl kurtulacağını bilemeyen pırıl pırıl genç ruhlar ve beyinler var Allah’tan. Bunların kökü kurumuÅŸ deÄŸil her ÅŸeye raÄŸmen. Hamasete ve “ÅŸanlı tarih hastalığı”na düşmeden de Osmanlı’nın büyüklüğünün anlatılabileceÄŸini göstermek istedim; Cemil Meriç’in dediÄŸi gibi bir nevi antibiyotik veya panzehir hazırlamak için çaba sarf ettim. En önemlisi de, savaÅŸları kazandığı vakit Osmanlı’yı alkışlayan, buna mukabil, kaybettiÄŸi vakitlerde onu Amerikan iÅŸkencecilerini aratmayacak tekniklerle utanç kuyularına gömen sözde Osmanlıcı söylemlerin ikiyüzlülüğünü deÅŸifre ettim. Mümtaz Turhan’ın da, Necip Fazıl’ın da, Yalçın Küçük’ün de, Yılmaz Öztuna’nın da, Çetin Altan’ın da Yeniçeri Ocağı karşısında nasıl tam siper olduklarını ve paslaÅŸtıklarını ortaya çıkardım. Sonuç, “aydınımızın Osmanlı ile imtihanı” oldu. Emperyalizme direnen bu Osmanlı adası sayesinde Müslümanların izzet–i nefsi, ÅŸerefi, namusu –en azından büyük ölçüde– 20. yüzyılın baÅŸlarına kadar “pâymal” edilemedi. Bunun ne demek olduÄŸunu Filistin ve Irak’a, Bosna ve Kosova’ya, hatta Kıbrıs’a bakınca daha net görebiliyoruz. Müslümanlar baÅŸları dik gezebildiler kendi topraklarında. Ve sadece gezmekle kalmadılar, Pekin’den Paris’e ve Bingazi’den Londra’ya kadar engin bir coÄŸrafyada yeryüzünün birinci sınıf bir devletinin tebası olarak yaÅŸayabildiler. Peki bu ada nereye gitti? diye bir soru gelebilir aklınıza. Bir ada kâh büyür, kâh küçülür, kâh sulara gömülür, kâh başını gösterir. Bu ada, Müslümanların, daha da genelde insanlığın son ümidi, bitmeyen, bitmeyecek olan ümididir. Dün Osmanlı kılığında karşımıza çıkmıştır, yarın bir baÅŸka kılıkla çıkmayacağını kimse söyleyemez. Osmanlı adası bugün dönüşüm sancıları içerisinde. Toprakları ve imajı küçülse de, ideal olarak hep yanı başımızda gezip durmakta bir gölge gibi o. Bosna’da, Filistin’de, Irak’ta hep onunla dertleÅŸmedik mi? Hatırlayın, Hürriyet gazetesi bile Binbaşı Cengiz Toytunç’un Filistin’de ÅŸehit düştüğü haberini, “Yüz yıl sonra ilk hava ÅŸehidimiz” diye manÅŸetten vermemiÅŸ miydi?
Ahmet Midhat Efendi’nin Osmanlı adası
“Osmanlılığın asıl mahiyeti, çeÅŸitli cinslerden oluÅŸan bir alay halkın birbirinin kanının akmasına meydan bırakmak şöyle dursun, hatta bunları bir milliyet ve belki bir siyasî kardeÅŸliÄŸe baÄŸlamak meselesidir. Böyle güzel bir topluluÄŸun, insanları, gerçekten mutlu edebileceÄŸi ve bütün dünyanın Osmanlı himayesine can atacağı da kuruluÅŸunun başında her tarafça kabul edilmiÅŸti… Halk da bir kere Osmanlılık unvanı altında saklı olan medeniyet nimetini ve hürriyeti görünce ve siyasî genel kardeÅŸlik tadını tadınca dünya saadetinin olsa olsa bundan ibaret olabileceÄŸine inanarak candan ve gönülden Osmanlı olup kalmışlardır.”
Ahmet Mithat Efendi, “Üss–i İnkılap”, c.1,
Haz.: T. Galip Seratlı, İst. 2004, Selis Kitaplar, s. 33.
0 yorum yazılmıştır