3/5/2006
Sünnet Karşıtlığı
Birçok şey de sağlayamadığımız dengeyi maalesef hadis konusunda da sağlayamıyoruz. Bir taraf, en zayıf hatta ravi zinciri bile olmayan hadisleri kitaplarına alıp hükümler çıkarırken veya “Buhari Şerif” hatimleri gibi akıllara sakat uygulamalar yaparken bir tarafta bu gibi anormal aşırılıkları bahane ederek sünneti toptan reddetme noktasına gelmiştir.Bu konuda dengeyi sağlamak şüphesiz zor, ama her iki tarafın süpürücü davranışının da yanlış olduğuna şüphe yok.Ben hadisler konusunda ciddi bir eleştirel ayrım yapılmasına katılıyorum.Fakat bunun sünneti reddetmek anlamına gelmeyeceği gibi İslam'ı daha iyi anlamanın da yegane yolu olduğunu düşünüyorum..
Benim şahsi düşünceme göre sünnete mesafeli olanların yanlışa düştüğü nokta sünneti toptan reddetme tavrıdır. Nasıl ki dinin teorik kaynağı Kur'an ise, pratik kaynağı da Peygamberimizdir. Bu ikisini birbirinden ayırmak demek İslam'ın temellerine dinamit koymak demektir.
Ku'ran, Peygamberimize iletme görevi verdiği gibi mesajı okuma (ikra) ve açıklama (beyan) misyonunu da vermiştir. Bu nasıl ihmal edilir anlamakta güçlük çekiyorum. Bunu hiçbir Müslüman gözardı edemez. Tarih boyunca bu konuda ifrat ve tefrite kaçıldığı zamanlar olmuştur. Sünnet ve hadis aynı şey olmadığı gibi Peygamberimizin her hareketi sünnet, her sözü de hadis değildir. Sünnet fiili olana verilen isimdir. Sünneti Kur'an'la eşitlemeye çalışmak çok yanlıştır, bu anlamda dinin yegane kaynağı Vayh'dir. Rasulullah'ın her davranışının ve sözünün "Vahy"in açıklanması anlamında sünnet olmadığı O (sav)' nun da bizler gibi beşer olduğu, yiyip içtiği, güldüğü, ağladığı ve hastalandığı ortadadır. O bunları yaptı diye her ağlayanın, gülenin, hastalananın sünneti uyguladığı anlamına gelmeyeceği izahtan varestedir. Peygamberimiz tüm eylemlerini dini bir amaçla yapmamıştır. Hem bu mümkün müdür ? Mustafa İslamoğlu sünnetteki “anlama problemini” şöyle anlatır :
O bir insandır ve her insanın insan olma vasfıyla yaptıklarını yapmak durumundadır.O aynı zamanda bir Araptır ve mensubu olduğu toplumun yediklerinin helal ve temiz olanlarından yemiş, onların giydiğini o tarzda giymiştir.Keza O bir Arabistanlıdır, bir babadır, eştir, yöneticidir…Bir Arabistanlı olarak iklimden dolayı hiç çorap giymemiş, bir baba olarak çocuğunun ölümüne ağlamış, bir eş olarak eşlerinin tavırlarına gücenmiştir.Biri çıkıpta çorap giymemeyi,çocuğunun ölümüne ağlamayı, eşlerine güca-enmeyi “sünnet” olarak nitelerse elbet burada bir anlama problemi olduğu söylenebilir.
[…]
Sünnetin başına gelen hadisin de başına gelmiş ve Hz.Peygamber’in ağzından çıkan her söz misyonuyla ilgili addedilerek “hadis” adı altında tasnife tutulmuştur.Fakat bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz nokta, hadisin sünnet sanılmasına, dahası artık ikisi arasındaki ayrımın yok olmasına yol açılmasıdır.Bunun sonucunda hadise sünnet muamelesi yapılmış, bunu fark eden art niyetli kimi çevreler ve kişiler ise, hadis üretim merkezi gibi çalışarak, dinin temiz kaynağına onda olmayan birçok unsuru sokma imkanı bulmuşlardır.
Sünnete mesafe ilk değil..İlk tepki olarak Haricilik örnek verilebilir.”Hüküm ancak Allah’ındır” diyerek ayrılan Hariciler bol kanlı eylemlere imza atmışlar ve İslam tarihinde derin bir acı bırakmışlardır.Kur’an ayetlerini diledikleri gibi tev’il eden Haricilere karşı Hz.Ali’nin kendisini temsilen İbn-i Abbas’a gönderirken “..Onlarla Kur’an üzerinden tartışma.Çünkü Kur’an’ın farklı yorumları vardır.Onlara sünneti delil göstererek tartış” demesi ne kadar manidardır.Hariciler arsından sünnete son derece mesafeli duranlar varsa bile onlar bile sünneti topyekün reddetmemişlerdir.İşin ilginci sünneti inkar hareketi Müslümanlar arasında değil, batılı oryantalistler arasında yeşermiştir.Mustafa İslamoğlu’nun ifadesiyle Hindistana gönderilen İngiliz oryantalist Dr.Alois Sprenger Delhi’de kurulan İslami İlimler Fakültesi’nin dekanlığına getirilmiş ve ilk kez bu şahıs hadislere “toptan uydurma” damgası vurmuştur.. Zaten Sprenger’in ağı boş çıkmamış “Kuraniyyun” akımı da denilen , İslam ümmetinde ilk olarak sünneti toptan inkar eden bu hareket İngiliz sömürgesi Hindistan Müslümanları arasından çıkmıştır.
Edip Yüksel’in yaptığı genellemeciliğin ve Buhari düşmanlığının insafla vicdanla ilgisi yoktur.Buhari’de yazılı bir hadisi eleştirmek başka bir şeydir, hadisleri toptan süpürüp atmak daha başka bir şeydir.Ömrünü Hz.Peygamber’e atfedilen rivayetlerin doğrusunu yalanından ayırmaya adamış Buhari’yi “Peygamber’in bir numaralı düşmanı” ilan etmek ne akla ne mantığa ne de vicdana sığar . Ve bir Müslümana asla yakışmayan bir harekettir.İslam’ın bunca düşmanı varken bu gibi meselelerle Müslümanların kafasını karıştırmaya, güvenilir kaynaklarını zedelenmeye, şüphe düşürmeye çabalamak, eğer kasıt eseri değilse tam bir cehalettir.Bu genellemeciliğin “Buhari şerif” hatmi düzenleyenlerin yaptığı çılgınlıktan hiçbir farkı yoktur.
Sanılanın aksine Büyük İmamlarda hadisler konusunda oldukça titiz davranmışlardır.Birçok hadisin kritiğini yapan İmamlar, aralarında Buhari ve Müslim’in kitaplarında da yer alan usulüne uygun bir biçimde eleştirdikleri bazı hadisleri dikkate almamışlardır.Ama bu onların hadis düşmanı olduğunu göstermediği gibi İslam’ın daha iyi anlaşılması için nasıl hadise önem verdiklerinin de göstergesidir.Mesela İmam Azam Ebu Hanife reddettiği bazı hadisler için şunları söylemiştir :
Bu konuyla direk ilgili olduğu için M.İslamoğlu’nun bir yazısının ilgili bölümünü buraya alıntılamak istiyorum:
Kur'an'ın ilk ve en büyük muhatabı olan Rasulullah'ın fiil ve kavillerindeki bu yankıyı yok sayarak, ona görmezden gelerek, İlahi vahiy ne kadar anlaşılabilir ki? Peygamber'i gö- zardı ederek Kur'an'ı anlamaya kalkmak, olsa olsa Kur'an'ı gözardı ederek Peygamber'i anlamaya kalkmak kadar vahim bir hata olur.
Allah Rasulü'nün hayatı, vahyin ete kemiğe bürünmüş şekliydi. Onun içindir ki mü'minlerin annesi Hz. Aişe'ye onun ahlakı sorulduğunda "Siz hiç Kur'an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur'an'dı!" diye cevap vermişti.
Sünnet ve hadisin bize vereceği birçok ders vardır. Bunların başındaysa şu sorunun cevabı gelir: "İlahi bir inşa projesi olan vahiy bir insanın tasavvurunu, aklını, kişiliğini, özetle bütün bir hayatını nasıl inşa eder?"
Bu sorunun en güzel cevabını Allah Rasulü'nün uygulamalarında ve sözlerinde buluruz. Dahası, Kur'an'ın inşa ettiği bir insanda göz nasıl bakar, kulak nasıl duyar, akleden kalp nasıl çalışır, ağız nasıl konuşurun cevabını da yine onda buluruz.
Hadislere analitik değil de kategorik bir zihniyetle yaklaşan süpürücü her akıl, bilerek ya da bilmeden ilahi vahyin yere basan ayaklarını kesiyor demektir. Vahyin ayaklarını kesmek, aynı zamanda vahyin ayaklarını yerden kesmek demektir. Ayakları yerden kesilen bir mesaj yeryüzünde "iz" bırakamaz. Yeryüzünde iz bırakmayan ise "izlenemez". Birine "izle" diyorsanız, ona bir "iz" göstermek zorundasınız. Sünnet ve hadis, işte bu izleri temsil ederler.
Okumak ciddi bir iştir. Hele okunan metin dini bir metinse, bu ciddiyet daha bir gereklidir. Okumanın bir yolu yordamı vardır. Tabiî ki hadis okumanın da bir yolu yordamı olacaktır.
Okuduğu, içinde sünnet olan bir hadisi (çünkü içinde sünnet bulunmayan birçok hadis de var) uygulamanın yanında dini bir delil olarak başkalarına da iletecek olanların mutlaka yapmaları gereken birkaç husus var:
1. Kur'an'ın muhkematını iyi bilmeli ve hadisin sağlamasını Kur'an'la yapabilmeli. Yoksa farkında olmadan Rasulullah'ın hayatıyla o hayata mesnet olan ilahi mesajı çatıştırır. Bu ise hiç de arzulanan bir durum değildir.
2. Hadislerin durup dururken öylesine söylenmiş sözler olmadığını, onların da "3 N 1 K"sının bulunduğu, yani bir yeri, zamanı, muhatabı, gerekçesi, ortamı, amacı, özetle bağlamı bulunduğu unutulmamalı. Hadisin doğru anlaşılması ve yorumlanmasında bu bağlamın önemi sanıldığından büyüktür.
3. Hadislerin lafzen değil anlam olarak nakledildikleri akıldan çıkarılmamalıdır. Muhtemeldir ki Hz. Peygamber'in ağızlarından o lafızlarla çıkmamışlardır. Dolayısıyla hadisin tek tek lafızları üzerine yorum bina etmenin birçok mahzuru beraberinde getirebilir. Eğer yorum bina edilecekse o konuda Rasulullah'ın söyledikleri yanında yaptıklarının bütünü gözönüne alınarak yorum yapılmalıdır.
4. Yine bu meyanda, hadislerde geçen kimi kalıp ifadeler ve ıstılahlar vahyin inşa ettiği bir zihinle anlaşılmalıdır. Bir örnek vermek gerekirse, bir önceki yazımda "Bir yöneticinin hayra yönelişini destekleyen Allah.." diye çevirdiğim ibarenin lafzi karşılığı "Bir yöneticinin hayrını isteyen Allah.." şeklindedir. Fakat Allah'a izafe edilen her hayır ve hidayet şu ilke ışığında anlaşılmalıdır: "Doğru yola yönelenin Allah bu konudaki yeteneğini artırır" 47:17) Tabiî ki "Allah'ın sapmasını dilediği" türünden her tür metin de yine "Allah yoldan çıkmışlardan başkasını saptırmaz" (2:26) ilkesi ışığında anlaşılmak zorundadır. İşte bunun gibi.
5. Hadis kitaplarının, çok yüksek sayıdaki rivayet arasından müellifinin belirlediği kriterler doğrultusunda seçilmiş hadislerden oluşan bir "seçki" olduğu unutulmamalıdır. Bu seçimde Buhari ve Müslim en titiz davrananlar arasında yer alırlar. Fakat seçimde ne kadar titiz davranılırsa davranılsın, insan hali az da olsa gözden kaçan kimi rivayetlerin olabileceği hatırlanmalı.[…]”
İşte bizim için ölçü bu olmalıdır. Kur’an'cı ya da Hadis'çi diyerek kutuplara ayrılanacağına seçici ve ayırıcı bir yaklaşımla hadislere yaklaşmak bizim dengeye ulaşabilmemiz için şarttır. Hadisi toptan inkar etmek demek daha öncede söylediğim gibi İslam’ın temeline dinamit koymak demektir.Bunu hiçbir Müslüman’ın aklından çıkarmaması lazımdır.Ben hadis konusunda Türkiye deki en önemli alimlerden biri olan Prof.Hayri Kırbaşoğlu’nun ve Mustafa İslamoğlu’nun eleştirel hadis yaklaşımlarına -bazı konularda tam olarak katılmamakla birlikte- genel anlamda katılıyorum.Herhalukarda, Hayri Kırbaşoğlu, Mustafa İslamoğlu, M.Görmez gibi isimlerin eleştirel yaklaşımlarının süpürücü hadis düşmanlığı ile zerre kadar alakası yoktur.Bu konuya ilgi duyanların öncelikle bir kaynaktan beslenmek yerine çeşitli kaynaklardan karşılaştırmalı olarak konunun derinliğini kavramaları lazımdır.Benim bu konuda ilgi duyanlara –nacizane – tavsiye edebileceğim birkaç kitap ve -mutlaka okumanızı istediğim- bir makale var.Onların linklerini vermek istiyorum:
M.Hayri Kırbaşoğlu: İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi
M.Hayri Kırbaşoğlu:Alternatif Hadis Metodolojisi
Mustafa İslamoğlu : Üç Muhammed, İki tasavvur Bir gerçek
(Özellikle “Yaygın bir indirgeme türü olarak sünnet karşıtlığı” bölümü)
Konu: BU ARADA
SUAT BEYE KATILIYORUM.
SÜNNETİ REDDETMEK, KURAN'I ANLAŞILMAZ KILAR. SÜNNET KURAN'I AÇAR.SÜNNETLER OLMASA İBADETLERİN NASIL YAPILACAĞI NERDEN BİLİNECEKTİ. BU SON DERECE SAYGISIZCA VE CÜRETKARCA BİR TUTUM.
AYETTE O SİZE NEYİ VERDİYSE ALIN, NEYDEN NEHYETTİYSE SAKININ BUYURULMUŞKEN SÜNNETİ NASIL BU KADAR KÜÇÜMSEYEBİLİR BİR İNSAN.
BU EKSİK BİR İMANDIR, ZAYIFTIR.
AYRICA EKLEYELİM, İSLAMOĞLU MUTTAKİ BABASI TARAFINDAN REDDEDİLMİŞ BİR İNSAN.
Bağlantı »
Konu: :)
İSLAMOĞLU ENANİYET SAHİBİ BİR İNSAN....BİLDİKLERİM BENİ ALLAHTAN UZAKLAŞTIRACAKSA BİLMEYEYİM DAHA İYİ...
Bağlantı »
Konu: Mahmut Bey,
Görüşlerinize doğal olarak katılmıyorum.Katılmadığım gibi çokta tehlikeli görüyor ve İslam'a 14 yy.dır dışarıdan verilemeyen zararı içeriden vereceğini düşünüyorum.Ayrıca üslubunuzu da yadırgıyorum.Hadis ve Sünnete itibar edenleri "sapkınlık" ile suçlamanız çok çirkin ve hakkaniyetten uzak bir davranıştır.Peygamberimizin rialet görevi boyunca kıldığı namaz ve şekli için : "Kuranda namaz içinde -iki defa rükû, secde et- şeklinde ifadeler de yoktur. Kur'an'da yoksa yapmazsınız. Fakat yapmak isterseniz yaparsınız. Fakat bu yaptığınız "Kur'an'ın namazı" olmaz, "atalarınızın namazı" olur. Bu yapılanlar Allah'a din öğretmektir bilesiniz. " diyen biriyle ben tartışmaya girmem. Ancak "Allah şaşırtmasın" der ve dua ederim.
Hindistanda oryantalistlerce başlatılan bu hadis ve sünnet düşmanlığı akımı Türkiye'ye de Edip Yüksel marifeti ile girmiştir.Niyetinizin iyi olduğuna inanmak istiyorum.
Eğer gerçekten samimiyseniz Allah size selamet versin..
Suat Öztürk
Düzenleyen GELENEK gün: 7/5/2006 saat: 08:38
Bağlantı »
Konu: Öğüt Almak İsteyene Kur'an Yeter...
Niçin? Çünkü bu dinin sahibi olan Allah, inananlar için gerekli olanı, eksik bırakmaksızın (hadis/sünnet'e de ihtiyaç duyulmayacak şekilde) adına Kur'an dediği kitap vasıtasıyla kulu Muhammed'e göndermiştir. Gönderilen bilgileri yeterli bulanlar "işittik itaat ettik" derken; eksik ve anlaşılır bulmayanlar başka bilgi kaynaklarına (hadis/sünnet vb.) ihtiyaç duyup bunlarla inanmayı gerekli görmüşler. Bize göre, inanılması gereken bilgiler "sipariş üzerine" gelen bilgiler değildir. Yaratıcının kendi iradesi sonucu kullarına seçip, uygun gördüğü bilgilerdir.
Kur'an'a itaat, peygamber'e itaattir... Niçin? Çünkü peygamber inananları Kur'an'ın emirlerine itaate çağırmış; bu çağrıya uymakla peygamber'e itaat edilmiş oluyordu... Birileri, ısrarla peygamber'i Allah'ın dinine ortak etmek istiyor. Yani, Allah'la beraber peygamber de hüküm koysun istiyor... Bu hükümlere uymayı, peygamber'e uymakla bir sayıyor... Bu anlayış sapkın bir anlayıştır... Peygamber Allah'tan aldığı vahiyle hareket ediyor, bunu yeterli görüp inananları bunlara uymaya çağırıyordu...
Kur'an eksik gönderilmiş ya da anlaşılmaz bir kitap olsaydı, belki peygamber'e görev verilir, eksik olan taraflarını tamamlaması, anlaşılmaz olanlarını da izah etmesi, bir şeyler söylemesi istenirdi... Hayır! Biz biliyoruz ve de Kur'an'dan okuyoruz ki, Allah "dinini tamamlamış", din olarak da "İslam'ı beğenmiş" kullarına göndermiştir. Dini öğrenmek ve de yaşamak isteyenlere Kur'an yeter... Vesselam.
Kur'an'ın peygamber'e itaate çağırdığı doğrudur. "Peygamber'e itaat" denince neden akla Kur'an'a itaat değil de sünnet/hadise itaat akla gelir? Benim sorguladığım taraf budur...
Allah emirlerinin bilinmesi için bir peygamber'i göndermesi normaldir. Çünkü Allah "Sünnetullah"ı gereği bunu yapmaktadır. Adem peygamber'den bugüne kadar da hep böyle yapmıştır. Bunda şaşılacak bir taraf yoktur. Benim anlayamadığım; sizlerin elinizde Kur'an olmasına karşın niçin peygamber'den başkaca şeyler söylemesini istiyorsunuz?! Din denince Kur'an akla gelmeliyken; niçin! Sünnet/hadis de eklenmek isteniyor?! Daha ortada Kur'an yokken (şu an elimizde olan, tamamlanmış Kur'an'dan bahsediyorum), insanların yaşayan bir peygamber'e ihtiyaçları olması normaldir; fakat Kur'an tamamlandıktan sonra, peygamber'e ihtiyaç duyulması anlaşılır bir durum değildir.
Bizler için de peygamber gerekli olsaydı (örnek almak için), Allah'ın peygamber'e ölümü kıyamete kadar tattırmaması gerekmez miydi? Bu sorunun cevabı bende mevcut, bunu size soruyorum; peygamber vahyi iletmek ve de bir kul olarak yaşamakla mesuldü. Bu mesuliyetini tamamladı ve rahman'a kavuştu. Vefat ederken de bizlere Kur'an'ı bıraktı. İşte, bu Kur'an'ı yaşarsak peygamber'i örnek almış oluruz. Namaz'ın nasıl kılınacağına gelince; bunun için sünnet/hadis'e ihtiyaç yoktur. Yine Kur'an'a ihtiyaç vardır. Kur'an, namaz kılmamızı istiyor, namazı nasıl kılmamız gerekir? Sorusuna ise (bu soruyu bizler soruyoruz, sahabe sormuyordu) "bir bilene sorun" ayetini dikkate alarak cevap verilmelidir. Nitekim bizler bugün namazlarımızı nasıl kılacağımızı hadislerden değil, "bilenler" olarak anne/babamızdan öğreniyoruz. "Namaz kılın" emrini alan bir Müslümanın "kaç rekât kılalım?" sorusunu sorması gerekmez. Namazın, Kur'an'da belirtilmiş rükünleri yerine getirilerek kılınması yeterlidir. Bu rükünlerin 1(bir) rekâtla bile yerine getirilmesi, "namaz kılın" emrinin yerine getirmiş olması anlamına gelir. Günde 17(on yedi) rekât namaz kılan bir Müslüman, bu rakamları başkaları için de farz kılarsa burada bir yanlışlık yapılıyor demektir. Çünkü Allah bizden bu kadar (17 rekât) namaz kılmamızı (farz etmiyor) istemiyor. Biz kendi isteklerimizi Kur'an'da bulamıyorsak, peygamber'i devreye sokarak ona söyletmemeliyiz. Kur'an'ın verdiği kadarıyla yetinmeliyiz. Vesselam...
Peygamber'in namazla ilgili uygulamasının ne "ana" rükunları ne de "baba" rükunları vardır... Sadece Kuranın öğrettikleri vardır; peygamber de onları yapmıştır. Kuranda namaz içinde -iki defa rükû, secde et- şeklinde ifadeler de yoktur. Kur'an'da yoksa yapmazsınız. Fakat yapmak isterseniz yaparsınız. Fakat bu yaptığınız "Kur'an'ın namazı" olmaz, "atalarınızın namazı" olur. Bu yapılanlar Allah'a din öğretmektir bilesiniz. "Peygamber yapmış" demekle de yapmış sayılmaz.
Birisi size "ağzınızı kapatın" dediğinde siz "gözünüzü kapatın" anlıyorsanız; Kur'an'ın "secde edin" emrini de "amuda kalkın" anlarsınız. Bu da sizin aklınızdan zorunuz olduğunu gösterir. Kur'an'ın emirleri akıl sahipleri içindir. Ağzını kapatmasını bilenler, secdenin de nasıl yapılacağını bilirler. Bunu becermek de akıl sahiplerinin işidir. "Namaz kılın" emrini alan insanlar, namazın nasıl kılınacağını peygambere sorsalardı, Allah Kur'an'ın bir çok yerinde ifade ettiği gibi sana(peygambere) soruyorlar, de ki:...şeklindeki ayetlerin içinde namazın nasıl kılınacağı sorusu bulunurdu. Bulunmadığına göre peygambere böyle bir soru sorulmamıştır cevabını da çıkarabiliriz. Aramızdaki ihtilafları çözmek için Allah'ın dinine iftira edip, yalan mı sokmamız gerekiyor? Birileri atalarından devraldıkları uydurmaları yaşamak istiyor ve de Kur'an'a yamamak niyetinde ise "aman ihtilaf çıkmasın" deyip susmamız mı gerekiyor? Ben bunu yapamamam, sizde yapmayın... Bize sağlam gelen rivayet(ler) yalnızca Kur'ân ayetleridir. Bu rivayetlere bakar, ibadetlerimizi ona göre düzenleriz. Böyle yapmakla da peygambere uymuş, onu örnek almış oluruz. Gerçek peygamber Kuranda anlatılan peygamberdir... Lütfen taklitlerinden sakının.vesselam "peygamberi örnek almak" gerektiğinde neden sadece Kur'an değil de, hadisler akla geliyor?! Peygamber Kur'an'ı yaşadı, bizler de Kur'an'ı yaşarsak peygamberi örnek almış olmaz mıyız? Allah, bizlere ulaşan bilgiler içerisinden sadece Kur'an ayetleri için "koruma" sözü veriyor. Hadisler için bir söz vermiyor. Peygamberi tanımanın "birinci/ikinci etabı" olmaz.. Kur'an'ın tanıttığı kadarıyla "örnek" almalıyız. Başkaca hiçbir bilgiye itibar edilemez. Çünkü "korunmuş" luğu yok... Şirkin (hakkla, batılın ortaklığı) süzgeçten geçirilmesi gerekmediği gibi, hadislerin de süzgeçten geçirilmesi gerekmez. Çünkü hakla batıl karışmıştır onun için...
"Tek gerçek" İslâm dininin Kur'an'dan başka hiçbir kaynağı olmadığı/olamayacağıdır...
Mahmut Celâl Özmen
© Copyright 2004 Antiemperyalizm.org
Düzenleyen GELENEK gün: 7/5/2006 saat: 06:45
Bağlantı »
Konu: Öztürk Bey
Yazdıklarınızın tamamına katılıyorum.Buraya da Mustafa Bey'in sitesinden yönlendim.Maalesef ifrat ve tefrit her zaman, her konuda oluyor.Söylediğiniz gibi "denge" şart. Çok şükür ki bu ve benzeri topyekün sünnet karşıtlığı ve düşmanlığı marjinal seviyede. İslam 14 asırdır içten ve dıştan birçok meydan okumaya maruz kaldı. Ama her seferinde orta yolu takip eden, Kur'an'ı ve Hz.Peygamberi kendisine rehber edinen insanlarımız hep sessiz çoğunluğu oluşturdu.İslam'a karşı en büyük meydan okuma olan materyalizm ve bunun çocuğu olan modernizme direnebilmemiz için elimizde çok güçlü bir şey var.O da İslam ahlakıdır.Modernizmin çoktan kaybettiği fıtrata uygun ahlakı biz temsil ediyoruz. İslam ahlakı ile ahlaklanmak için de Kur'an' ın bize "üsvetün hasenetün"(en güzel örnek) dendiği biricik Peygamber'imizi, Efendimizi (as) kendimize örnek olmamız şarttır.
Selam ve dua ile..
Bağlantı »